AVAM VE LAİLAHE İLLALLAH’IN MANASI !

2 hafta önce

بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم

أَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِةٍ أَجْمَعِين .

Soru: 

Bedevi, yaşlı adam ve yaşlı kadın gibi avam insanlara, bahsettiğiniz tafsilatlarıyla La ilahe illallah’ın manasını, bozan unsurlarını, şartlarını ve gerekliliklerini bilmelerini şart koşuyor musunuz? Buna binaen, bunları bu şekilde bilmeyenler kâfir midirler?

Cevap: 

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Allah’ın resulü üzerine olsun.

Bizler ne bedevi, ne yaşlı erkek ve kadın ve nede bir insanı, bizim şerh edip açıkladığımız ve âlimlerin kitaplarında beyan ettikleri üzere, La ilahe illallah’ı bozan unsurları, şartlarını ve gerekliliklerini bilmeye zorlamıyoruz. Bunları, bozan kişinin küfre gireceği bir İslam şartı olarak ta kabul etmiyoruz. 

Bunda onlara gerekli olan, İslam’ın sıhhat şartı olan, tevhidin gerçekleştirilmesi, şirk ve ortaklardan sakınılmasıdır. 

Allahu teala şöyle buyuruyor: “Dinde zorlama yoktur.  Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” Tağutu inkârın dereceleri vardır:

En büyüğü ve en yücesi: İslam’ın zirvesi olan, tağutu yıkmak ve insanları ona ibadetten Allah’a ibadete çıkarmak için cihad etmektir. Bu derece, Allah’ın emri üzerine olan Taifetu’l-Mansura ashabı mücahidlerin yoludur. Onlara muhalif olanlar ve onları yüz üstü bırakanlar onlara hiçbir zarar veremezler. Allah’ın emri gelene kadar bu böyle devam eder. Bu durumda bu havasın yoludur. Bizler herkesi bununla sorumlu tutmuyoruz. Bilakis onun ehli, seçkin kimselerdir. Allahu teala’nın bizleri de onlardan kılmasını diliyorum. 

En az ve en aşağı derecesi ise: Başka bir ifadeyle, bir insanın ancak onunla Müslüman olabileceği sınır ise, Allahu teala’nın tüm mahlûkata vacip kıldığı ve Muaz (radiyallahu anh) hadisinde geçtiği üzere bunu kendi haklarından saydığı ve tüm resullerini bununla gönderdiği şeydir. Allahu teala şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.” Tağuttan sakınma, tüm nevileriyle ona ibadetten sakınma, onu ve ehlini dost edinmeden uzak durmadır. Bununla kişi büyük şirkten beri ve Hanif yani şirkten uzak olmuş olur. 

Bir kimse, şirkten sakındığı şirk ve ehlini destekten uzak durduğu ve yalnızca Allah’a ibadet ettiği sürece, kişinin ancak onunla Müslüman olacağı tevhidi yerine getirmiş olur. Bizler, o kimseye Müslüman olabilmesi için, şirki yok etmek, tevhidi ve ehlini desteklemek için tağutlara ve askerlerine karşı savaş şartını koşmuyoruz. Yine biz,  özellikle de avam, yaşlı erkek veya yaşlı kadın olursa; âlimlerin kitaplarında açıkladıkları üzere tevhidin tafsilatlarını anlamalarını, bozan unsurları öğrenmelerini veya ezberleyip ezbere okumaları şartını da koşmuyoruz. Bizim şart koşmuş olduğumuz en önemli nokta, tevhidi gerçekleştirip onu bozan unsurlardan birisine düşmemeleridir.

Kendisinde İslam’ın aslının ve tevhidin bulunduğu bir kimse, şirkten sakınıp İslam’ın rükunlarını yerine getirdiğinde, İslam’ı bozan unsurlardan birisini işlemediği sürece bu kimse bizim katımızda Müslümandır. Bu gün yaşlıların birçoğu bu hal üzeredir. Keşke birçok insan da onların dini üzere olmuş olsaydı. Zira onların bu durumu, ilim, davet ve bilgi üzere olduğunu iddia eden birçoğundan daha hayırlıdır. Daha önceleri buna benzer bir konu hakkında şöyle denilmiştir:

“Yaşlı kadınların dini üzere ölen kurtulur.” Bu söz, felsefe, kelam ve Allah azze ve celle’nin sıfatlarını tevil edenlere hakkında söylenirdi. Eğer bu kimseler sukut edip akıllarını ve fasit tevillerini dine sokmadan ve derinlere dalmadan genel olarak Kuran ve sünnette gelenlere iman etmiş olsalardı, fıtrat ve yaşlı kadınların yolu üzere kalırlardı. Bu hal, girilmesi caiz olmayan konularda görüş ve akıl yürütme işlerinden daha salimdir.

Tevhid ve şirk meselesi de bunun gibidir veya buna yakındır. Genel olarak La ilahe illallah’a imanı içeren yaşlı kadınların dini; ki bu yalnızca Allah’a ibadet etme, Allah düşmanlarını destekleyip dost edinme, Allah ve resulüne sövme, Allah’ın diniyle istihza ve bunların dışında dini ve tevhidi bozan unsurlardan birisini işlememedir. Bu durumdaki bir kimse avamdan bile olsa, kendi görüş ve maslahatlarını tevhidin önüne geçiren birçok bilmişten daha fazla selamettedir. 

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), bedevi vb. avamın, şirkten beri olma ve ibadette Allah’ı birleme manasındaki mücmel imanlarını kabul ederdi. İslam’ı bozan unsurları tafsili olarak talep ettiği, gelen herkesi İslam’ın şartlarını ve bozan unsurları ezberlemekle yükümlü tuttuğu veya yakın sahabeleri gibi veya bugünkü bazı ilim talebelerinin sırayla ve tafsili bir şekilde öğrendikleri gibi tevhidin detaylarını öğrenmelerini şart koştuğu hiçbir şekilde varit olmamıştır. 

İslam’ın rükün ve temellerini öğrendikten sonra “Allah’a yemin olsun ki, bundan ne fazlasını yaparım nede azını” diyen Necidli adam hadisinde, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) o adam hakkında: “Eğer doğru söylüyorsa felaha erdi!” buyurmuştur. Bu hadis, konuyla ilgili bir hüccettir. 

Yine efendisinin azat etmek istediği Muaviye’nin cariyesi hadisi de bu kabildendir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ona şunu sormuştur: 

“Allah nerede?” 

Kız: “Semada” 

Resulullah: “Ben kimim?” 

Kız: “Sen Resulullahsın” 

Nebi: “Onu azat et, o bir mümindir” buyurmuştur. 

Bu ve benzeri hadisler, imanın en alt derecesini yerine getirenlerin; mücmel imanı getirerek yalnızca Allah’a ibadet edip şirkten ve İslam’ı bozan unsurlardan sakındığında mümin olduğunu ifade etmektedir. Bu kimselerin imanı için, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) koşmadığını şartların koşulması caiz değildir. Zira O dine bizden daha hırslı, daha kavrayışlı, daha bilgili, daha takvalı ve daha ihtiyatlıdır. 

“Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır”

Bu mücmel iman, hiç şüphesiz ilim ve davetçilik iddiasında bulunup şirke dalan, küfür yasamalarına iştirak eden, tağutlara destek olarak onların askerliklerini yapan, onların kanun ve düsturlarını savunan, ona saygı duyacağına ve muhafaza edeceğine dair yemin eden veya ona muhakeme olanların imanlarından daha hayırlıdır. Onlar, tüm bunları davet, maslahat, istihsan ve fasit siyasetleri adı altında işlemektedirler. 

Hiç şüphesiz bu kimseler, ilim ve davet iddialarını bırakıp yaşlı kadınların dinine bağlansalar, mücmel imana tutunup ardı kesilmeyen batıllara dalmasalar, bu onlar için daha hayırlı, daha kurtarıcı ve Allahu teala katında daha iyi bir özür olacaktır.

Ancak tüm bunlar tevhidi, gerekliliklerini, şartlarını ve bozan unsurlarını öğrenmenin ehemmiyetini hafife almak için değildir. Allahu teala şöyle buyurmaktadır: “Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “La ilahe ilalllah’ı bilerek ölen bir kimse cennete girer.” Hadisi Muslim, Osman’dan (radiyallahu anh) rivayet etmiştir. Bir insana İslam hükmü verebilmek için, tevhidin tafsilatlarını bilmesinin, İslam’ı bozan unsurları ezberlemesinin ve detaylı bir şekilde öğrenmesinin şart koşulmaması; bunları öğrenmekten yüz çevirme, hafife alma ve bu meseleleri önemsememe anlamına gelmemelidir. Özellikle de bu yaşlı adam ve kadınların bazıları, ömürlerini dünya işlerini ve hallerini öğrenmekle geçirmişler; tevhidi ve İslam’ın en önemli konularını öğrenmekte ise tam bir ihmalkârlık göstermişlerse, kuşkusuz bu tür kimseler bu ihmalkârlık ve taksiratlarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Ancak hesaba çekilmeleri ve günahkâr olmaları, bu durumlarda söyleyemeyeceğimiz tekfirden başka bir şeydir. Ancak kişi açık bir şekilde İslam’ı bozan unsurlardan bir şey işlediğinde veya cehaleti, kelimeyi tevhidi, manasını bilmeden söylenen boş bir söz olarak alır ve -içeriği yalnızca Allah’a ibadet ve şirk ve ehlinden beri olma olan muhtevasını tatbik etmezse durum farklı olur. 

Şu nokta bilinmelidir ki, dünyada sahibini koruyan ve İslam’ın özelliklerinden birisini izhar edip İslam’ı bozan herhangi bir unsuru izhar etmeyen bir kimseye verilen hükmü İslam; ahirette kurtarıcı olan hakiki İslam’dan ve yalnızca Allah’ın bilebileceği zahiri olmayan kalbi şartlardan başka bir şeydir. Bizim hükmümüz, yalnızca zahir ile ilgilidir, gizli halleri üstlenen Allahu teala’dır. 

Bazı kardeşler itirazda bulunarak, ‘mücmel imanı yerine getirip İslam’ın rukunlarını uygulayan, tağutlara ibadetten ve onları desteklemekten uzak duran mezkûr bu kimselerin birçoğunun yönetimdeki tağutları tekfir etmediklerini, tağutu tekfir etmeyenin de onu inkâr edemeyeceği’ itirazında bulunmuşlardır. Hatta bu yaşlılar arasında o tağutlardan bazılarına sevgi gösterenler bulunmaktadır. Kendisini, evladı veya bir yakını için bir iyilik gördüğünde, başlarından bir zulmü kaldırdıklarında, örneğin bir mahpuslarını serbest bıraktıklarında veya bir hastane yaptıklarında veya bu tağutların bu ve benzeri uygulamalarıyla onlara dua edenler bile bulunmaktadır.

Bu uygulamalarıyla onların dostluklarını satın alırlar. Oysaki bu mallar, ne onların nede babalarının çabalarıyla elde edilmemiştir. Bilakis bunlar, musallat oldukları ümmetin mallarıdır. Bazı zamanlar bazı insanlardan kaldırdıkları zulümler, din edindikleri şirk ve teşri ile kendi nefislerine ve insanlara uyguladıkları ve bunda ısrar ettikleri zulüm yanında hiçbir şey değildir. 

Biz deriz ki: Allah’ın indirdiklerinin dışında kanunlarla hükmeden ve Allah’ın izin vermediği kanunlar koyan tağutların tekfir edilmemesi, cehalet ve büyük bir tökezlemedir. Bunun kaynağı ise Cehmiyye akidesidir. Bu ise bugün Müslümanlar arasında yaygınlaşan irca akidesinin tezahürlerindendir. Bu konuyu başka yerlerde detaylı bir şekilde açıklamıştık. 

Bu cehalete düşenler, bu tağutların islamlarına, namazları, La ilahe illallah’ı telaffuz etmeleri ve Mürcielerin revaçlandırdığı bunların benzeri şüphelerle delil getirirler. Bu şüpheler yalnızca avam ve yaşlılarla da sınırlı değildir. Bu zamanda davet ve ilme intisap eden birçok kimseler de bunları benimsemekte, yaymakta ve nakletmektedir. Bizim onlar hakkındaki sözümüz, dalaletteki cahiller olduklarıdır. Onların birçoğu bilmeden Mürcie akidesinden, hatta Cehmiyye akidesinden birçok şeyler taşımaktadırlar. 

Bununla birlikte bizler, onların tevhid ile olan ihtilafları isimler babında olursa, yani iman ve küfür isimlerini tağutlara indirgeme meselesinde olursa, onların tekfirlerini söyleyemeyiz. Ancak onların bize olan muhalefetleri, tevhid ve şirk konularına geçer veya tağutları tekfir etmemeleri, o tağutları veli edinme, onlara destek olma, onlara ibadet etme, teşri konularında onlara itaat veya batıl dinlerinde onlara ortak olmayla sonuçlanırsa; bu durumlarda onların cehaletleri ve bidatleri onları küfre götürmüş olur. Allah’tan selamet ve afiyet diliyoruz. 

Lakin bu acayip dönemin çelişkilerinden birisi de, bu tür şüphelerden ötürü tağutları tekfir etmeyen herkesin, onların destekçilerinden olması, onlara ibadet etmesi veya teşri konularında onlara itaat etmesi gerekirken; bu tağutları tekfir etmeyenler arasında, onların kâfir kanunlarından beri olan hatta bizzat onların kendilerinden bile beri olan, onlara buğzeden ve onları desteklemeyen hatta bizler bunlar arasında onlara karşı ayaklanıp savaşanları bile gördük.

Örneğin Cüheyman ve cemaatinde olduğu gibi. Onların çoğunluğu, Suudi rejimini ve yöneticilerini tekfir etmiyorlardı. Bu, onların bir cehaleti ve yüzeyselliğidir. Bununla birlikte onlara buğzediyor ve onların beyatlarını tanımıyorlardı. Devletin aleyhine çalışıyor ve münkerlerini reddediyorlardı. İşin sonunda ise onlara karşı savaştılar. 

Tağutları tekfir etmemekle birlikte onları desteklemeyen hatta onlara buğz edip onlardan ve kanunlarından beri olan bunların emsalleri birçok kimseler bulunmaktadır. Hiç şüphesiz bu bir çelişkidir. Zira tekfir edilmemesi bir tür velayeti de beraberinde getirmektedir. Onlara göre tağut kâfir olmadığı sürece, iman velayeti dairesinde kalması gerekecektir. Buna, ya bir cahil yada ‘iki menzile’ akidesine sahip birisi itiraz edebilir.

Lakin bir kimsenin vela ve bera konularında cahil olduğunu, çelişkilere düştüğünü, tevhidi tam olarak anlamadığını veya mücrimlerin yolunu açık bir şekilde göremediğini söylemekle; mezhebinin gerektirdiğiyle onu tekfir ederek ‘o bir kâfirdir’ demek arasında büyük farklar vardır. Zira sahih olan görüşe göre, mezhebin sahibi onu bilip ona bağlanana dek, mezhebin gerektirdiği, mezhebin kendisi değildir.

Bundan ötürü “Tağutu tekfir etmeyen, onu inkâr etmiş olmaz” sözü, cami ve mani olmadığı gibi dakikte değildir. Çünkü tağutu inkâr, onun ilahlığından beri olma, ona ibadetten ve dolayısıyla teşride ona itaatten sakınma, velayetini terk ve şirkine ortak olmaktan uzak durma anlamına gelmektedir. 

Bir şüpheden ötürü onu tekfir etmeyen bir kimse tüm bunları gerçekleştirirse, Mürcie, cahil ve çelişki içinde olan birisi de olsa tağutu inkâr etmiş sayılır. Bunlardan birisini işleyen ise bundan farklıdır. Zira bu kimse tağutu tekfir etse bile onu inkâr etmiş sayılmaz. 

Buna binaen, eğer haklarında soru sorulanlar, ister yaşlı olsun ister başkaları- tağutları tekfir etmemeleri, onları veli edinme, destekleme veya teşride onları onaylama ve kâfirlere tabi olma veya küfür kanunlarına ve şirk şeriatlarına rıza ile sonuçlanırsa, bu kimseler kâfirdiler. Onların cahil olmaları bu hükmü değiştirmeyecektir. Kâfir, bazen dalalette olan bir cahil, bazen de ilim ve bilinç üzere olan bir inatçı olabilir. Allahu teala bu iki sınıfı şu buyruğunda toplamıştır: “Gazaba uğrayanların ve dalalette olanların yoluna değil…” Dalalette olanlar, Hıristiyanlar ve bu ümmet arasında onlara benzeyen cehalet ve dalalet üzere kâfir olanlardır. Gazaba uğrayanlar ise, Allahu teala’nın onlar hakkında, hakkı, evlatlarını tanıdıkları gibi tanıdıkları halde bilerek kâfir olan Yahudiler ve dalalet âlimlerinden ve tağutların bekçilerinden onlara benzeyen herkestir. 

Tağutları tekfir etmemeleri, onları veli edinme ve destekle sonuçlanmayan, onların dinlerine girmeyen veya onların küfür teşrilerine iştirak etmeyenler ise; eğer bu kimselerde bir insanın ancak onunla Müslüman olabileceği imanın aslı bulunursa, bizler o kimselerin tekfirini söyleyemeyiz. Görmüş oldukları bazı iyilik vb. şeylerden ötürü zikrolunan bazı dualar sadır olsa bile yine onları tekfir etmeyiz.

Bir hayır işinden veya bir zulmü kaldırmasından ötürü bir kâfire methiyede veya övgüde bulunulması veya bundan dolayı ona dua edilmesi; tüm bunlar, beyan ve hüccet ikamesine ihtiyaç duyulan füru meselelerindendir. Zira Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onu himaye eden ve ona yardım eden kâfir amcası için dua ve istiğfarda bulunmayı istemiş ve şöyle demiştir: “Nehyolunmadığım sürece onun için istiğfarda bulunacağım.” Bunun üzerine Allahu teala şu buyruğunu indirmiştir: “Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra yakınları dahi olsa müşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.” Bu tür meseleler, ancak risali hüccet ile bilinebilen füru meselelerdendir. Bazı insanlara kapalı kalabilir veya “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da teşekkür etmez” ve benzeri umumi naslar yanında mesele onlar için müşkül olabilir. 

Bu bapta hüccet ikame edilmesi gerekir. Yine tekfir hükmünü vermede acele edilmemesi, âlim ile cahilin birbirinden ayırt edilmesi, umumi olarak onların hidayet ve hayırlı olmaları için dua edilmesi ve özellikle yardım edilmeleri için dua edilmesi, onlara destek ve dostlukla tabi olanla, yalnızca bu cehalet sınırlarında duranın birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Yine onların küfürlerine, şirklerine ve dine muhalif olan kanunlarına açık bir şekilde övgüde bulunanla, onların bazı ahlaklarına, amellerine ve bazı tutumlarına övgüde bulunulması birbirinden ayırt edilmelidir. 

Tağutlara olan sevgi ve muhabbetin izhar edilmesi ise kuşkusuz imana ters ve zıttır. Allahu teala şöyle buyuruyor: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve resulüne başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun…

Ancak sevgi ve muhabbet meselesi kalbi ve bâtıni ise, bu dünyadaki tekfir hükümlerinin üzerine bina edilemeyeceği uhrevi tekfir hükümlerinden olur. Çünkü dünyadaki tekfir hükümleri zahir ve mundabıt/belirgin tekfir sebeplerine bağlıdır ki bunlarda zahiri olan söz ve fiillerle sınırlıdır. Kalp amelleri ise, açık bir söz veya zahir bir fiil şeklinde tezahür etmediği sürece, bu dünyada onunla tekfir yapılması caiz değildir. Sevgi ve muhabbette bu tür fiillerdendir. Dil ve azalarda tezahür etmediği müddetçe belirgin olmayan fiiller üzerine tekfir hükümlerinin bina edilmesi caiz değildir. 

Sonra, bilindiği üzere sevgi ve muhabbet meselesi göreceli bir meseledir. Bazen bir kimse, bir kafiri veya dünyalık bir şeyi sevebilir. Öyle ki bunu Allah sevgisine eşit hale getirir ve onu Allah’a ortak yapar. Bunun küfründe hiç şüphe yoktur. Bunlar Allahu teala’nın, şu buyruğunda zikrettiği kimselerdir: “İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler.” Yine Allahu teala’nın şu buyruğunda: “Andolsun Allah’a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz Çünkü sizi âlemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk.” Öyleyse onları Allah’ı sevdiğinden daha fazla sevenin durumu nasıl olur? Allah’tan selamet ve afiyet diliyoruz. 

Akrabalık, babalık veya evlatlık gibi bağlardan ötürü bazı kâfirlere olan sevgi ise, her ne kadar Allahu teala bundan sakındırmış ve geçen ayette olduğu üzere, bunlardan imanı kaldırmışsa da; hadiste şöyle buyrulmaktadır: “İmanın en sağlam bağlarından birisi de, Allah için sevme Allah için buğzetmedir.” Ancak bu bapta da sahibine hüccet ikame edilmeden tekfir olunmaz. Çünkü bu konu ancak risali hüccet ile bilinebilecek meselelerdendir. Yine şeriatın değiştirmek ve düzeltmek için indirildiği insanların alışa geldiği meselelerdendir. Bu, bazı insanlara müşkül olabilecek, açıklama ve bazı naslar arasını bulmayı gerektirecek meselelerdendir. 

Örneğin insanların birçoğu kâfir olan ehli kitapla evlenilmesinin mubahlığını bilir. Oysaki Allahu teala şöyle buyurmaktadır: “Onda ‘sükûn bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir.” Allah subhanehu ve teala eşler arasında bir sevgi koymuş ve müşrik olan ehli kitap ile evlenilmesini de mubah kılmıştır. Oysaki umumi olarak müşriklere karşı sevgi beslenilmesini haram kılmıştır. 

Bu konu bazı insanlara problemli gözüküyor ve şehvani sevgi ve muhabbet ile muvalat olan dini sevgiyi birbirinden ayıramayıp buna kıyas yapıyorlar. Yine birçok insan aynı ayette geçen rahmeti de karıştırmaktadırlar. Allahu teala şöyle buyurmaktadır: “Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” Bununla birlikte peygamberler kavimlerine karşı hırslı ve hidayetlerini de sevmektedirler.

Örneğin “Allah’ım kavmime hidayet et, zira onlar bilmiyorlar” hadisinde olduğu gibi. Bununla, bizzat kâfirlere olan sevgi ve muhabbeti birbirlerinden iyi ayırt edemiyorlar. Oysaki onlar için hayrı sevmek, onların hidayetini sevmek, karanlıklardan nura çıkmaları adına onların rahmet olunmalarına çalışmak, Allahu teala’nın nehyetmiş olduğu, bizzat onlara olan sevgi ve muhabbetten başka bir şeydir. Lakin bu bapta, avama veya İslam’a yeni girenlere müşkül olabilecek naslar bulunduğundan, beyana, tafsilata ve hüccet ikamesine ihtiyaç duyulur ve tekfirde aceleci olunmamalıdır. 

Allahu teala’dan, beni ve kardeşlerimi faydalandırmasını, bize faydalı olacak şeyleri bize öğretmesini, dinimizde bilinçli kılmasını ve bizi, dininin ve tevhidinin ensarlarından kılmasını diliyorum. Nebimiz Muhammed’e, ailesine ve tüm ashabına salat ve selam olsun. 

Ebu Muhammed El-Makdisi

Mütercim: Muhammed Atta

Son Güncelleme: 2 hafta önce