Soru - Cevap
Abdestin Bozulması

SORU Selamun aleykum hocam, Rabbim sizi korusun. Göğsünüzü genişletsin. Sizi faydalı ilimlerde ziyadeleştirsin. Sorum; Hocam, kimi zaman abdest alırken insanlık hali yelleniyorum. Baştan abdest almam gerekir mi? Eğer abdest almam gerekirse hükmen mevcut olmuş olan abdestin bozulması sebebiyle mi, yoksa başka bir sebeple mi abdesti tekrar almam gerekir, ve kişi Kur'an ve Sünnet’te zikredilen azaların yıkaması bittikten sonra mı abdestli hükmündedir ta ki, herhangi bir nakız sebebi ile yeniden abdest alsın. Yoksa mahdud bir azanın yıkanması ile kişi abdestli olur mu ki "eğer böyle ise o aza yıkanana kadar herhangi bir nakız vaki olsa da kişi yeniden abdest alması gerekmez" (bu tırnak içerisindeki malumat doğru mudur hocam) Doğrusu yüzünüze karşı sorsaydım daha kolay olurdu ama biraz garip bir soru adabı ile sordum. Hakkınızı helal edin. Allah sizi korusun. CEVAP Aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatuhû. Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salât ve selam efendimiz Rasûlullah’a, ehli beytine, ashabına ve yolunu takip eden mü’minlere olsun. Muhterem kardeşim, kişi abdest aldığı esnada abdesti yellenme, ön veya arkadan herhangi bir şey çıkma halinde veya diğer abdesti bozan bir şey olduğunda o anki abdest iptal olur. Geriye kalan azalar yıkanıp abdest tamamlanmaz. Abdest iptal olduğu için yeni baştan almaya gerek vardır. Abdestin eksik olması ve iptal olması arasında fark vardır. Abdest alan bir kimse, yıkamada bir organı eksik bırakmışsa ve müddet kısa ise dönüp sadece o organı yıkaması ve tertip olması için geri kalan organlarını bir daha yıkaması gerekmektedir. Yeni baştan almasına gerek olmaz. Ama uzun müddet geçmişse yeni baştan abdest alması gerekir. Ama abdestin bozulması halinde hepsi gider kaldığı yerden değil baştan alması gerekmektedir. Rabbim yar ve yardımcın olsun. Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Musa Ebu Cafer


Makale
Regaib Kandili

بسم الله الرحمن الرحيم، الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين Receb ayının ilk Cuma gecesine “Regaib Kandili” denilmektedir. Receb ayı 4 haram aydan birisidir. Diğer haram aylar ise; Zü’l-Ka(i)’de, Zü’l-Hicce ve Muharrem aylarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı gündeki Allah’ın (levh-i mahfûz’a) yazısında 12’dir. Bunlardan 4’ü haram (tazim edilmiş, saygın) aylardır. İşte bu dosdoğru olan kanundur. O halde bu aylarda kendinize zulmetmeyin…” (Tevbe Sûresi: 36. Âyet) Bu ayetinde Allah Teâlâ, haram ayları diğer aylara üstün kıldığını ifade etmiş, özellikle haram aylarda herhangi bir haramını işlemek veya bir farzını yerine getirmemek suretiyle kendimize zulmetmememizi, haramlarından kaçınıp farzlarını yerine getirerek bu ayları tazim etmemizi emretmiştir. Çünkü bu aylarda günah işlemek diğer aylarda işlemekten daha büyüktür. Haram aylarda günah gibi ibadet de büyük olur. Ramazân ayı hariç bu aylarda yapılan salih amellerin sevabı diğer helal aylarda yapılan salih amellerin sevabından daha büyüktür. İbn Abbâs (radiyallahu anhuma) şöyle demiştir: “Bu ayetinde Allah, bu aylarda işlenen günahı ve salih amel ve ecri daha büyük kılmıştır.” (Câmiu’l-Beyân, Taberî, Tevbe 36. ayetin tefsirinde.) Dolayısıyla Receb ayı haram aylardan olduğu için bu ayda çokça salih amelde bulunmak müstehabtır. Ancak dinde, bu aya özel olarak veya bu ay içerisindeki bir güne/geceye has olarak yapılması teşvik edilmiş belli bir ibadet yoktur. Bu ayın haram ay olması dışında diğer aylara karşı bir üstünlüğü söz konusu değildir. İşte alimlerin konuyla ilgili sözleri: İbn Hacer el-Askalânî (rahimehullah): “Receb ayının fazileti, orucu, bu aydan belli bir günde oruç tutmak ve bu aydaki özel bir geceyi kıyamla geçirmek hakkında delil olmaya elverişli hiçbir sahih hadis gelmemiştir. Bunu kesin olarak ifade etme noktasında beni imam hafız Ebu İsmâîl el-Herevî geçmiştir.” (Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Şehri Receb, sy: 23) Bu sözünden sonra İbn Hacer, Receb ayı hakkında gelen rivayetlerin kiminin zayıf, kiminin ise uydurma olduğunu belirtmiştir. İbn Teymiyye (rahimehullah): “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den Receb ayının fazileti hakknda bir hadis sabit olmamıştır. Bilakis bu konuda Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilen hadislerin geneli yalandır.” (İktidâu’s-Sırâti’l-Mustakîm, sy:301) İbnu’l-Kayyim (rahimehullah): “İçinde Receb orucu veya Receb'in bazı gecelerinde namaz geçen bütün hadisler yalan ve iftiradır.” (Menâru’l-Munîf, sy:96) İbn Receb el-Hanbelî (rahimehullah): “Receb orucunun fazileti hakkında ne Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den ne de ashabından herhangi bir şey sahih olmuştur. Receb ayında bu aya özel belli bir namaz yoktur. Receb ayının ilk Cuma gecesindeki Regaib namazı hakkında rivayet edilmiş olan hadisler yalandır, batıldır, sahih değildir.” (Letâifu’l-Meârif, sy:228) Ebu Bekr et-Tartûşî (rahimehullah): “Ebu Muhammed el-Makdisî (rahimehullah) bana şunları haber verdi, dedi ki: “Beyt-i Makdis’te bizim yanımızda Recep ve Şa’bân aylarında kılınan bu Regaib namazı hiç olmamıştır. Bu namazın bizim yanımızda ilk ortaya çıkışı 448 senesindedir… Receb ayı namazına gelince; Beyt-i Makdis’te bizim yanımızda ancak hicrî 480 senesinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan önce böyle bir namazı ne gördük ne de işittik.” (el-Havâdisu ve’l-Bida’, sy:103) İbnu’s-Salâh (rahimehullah): “Regaib namazı hadisi Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) adına uydurulmuş bir hadistir. Bu namaz hicrî 400’den sonra ortaya çıkmış bir bidattir.” (Kitâbu’l-Bâis alâ İnkâri’l-Bidai ve’l-Havâdis, Ebû Şâme, sy:145) Nevevî (rahimehullah): “Regâib namazı diye bilinen namaz -ki bu namaz 12 rek’attır, Receb’in ilk Cuma gecesinde akşam ile yatsı arasında kılınır- ve 100 rek’atlık Şa’bân’ın orta gecesi namazı, bu iki namaz bid’attır, çirkin birer bid’at ve münkerdir. Bu iki namazın “Kûtu’l-Kulûb” ve “İhyâu Ulûmi’d-Dîn” kitaplarında zikredilmesine ve bu namazlar hakkında zikredilen hadise aldanılmaz. Çünkü bunların hepsi batıldır.” (el-Mecmû’, 3/548) İbnu’n-Nahhâs (rahimehullah): “Bu namaz bid’attır. Bunun hakkında gelmiş olan hadis, muhaddislerin ittifakıyla uydurmadır.” (Tenbîhu’l-Ğâfilîn, sy:496) Binâen aleyh; Receb ayının ilk Cuma gecesini/Regaib kandilini tazim edip kutlamak/ihya etmek; bu geceye özel olarak ibadet kastıyla, sevap elde etmek için yapılan herbir iş (örneğin; namaz kılmak, zikretmek, Kur’ân okumak, tevbe-istiğfar etmek, bu geceye has toplanıp dini bir konuda sohbet/ders yapmak, mevlütler, kasideler okumak, konferanslar, seminerler, programlar düzenlemek, ziyaretleşmek, sözlü veya yazılı tebrik gibi) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in meşru kılmadığı ve ashabı’nın (radiyallahu anhum) yapmadıkları onlardan sonra ortaya çıkmış bir bid’attır. Şayet bu gerçekten güzel, dinde meşru olsaydı, dünya ve ahirette insanlar için hayır olan herbir şeyi, Allah’ın sevip razı olduğu farz/vacib-müstehab bütün ibadet çeşitlerini gösterip şer olan her şeyden de sakındırmış olan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) muhakkak bunu da ümmetine bildirir ve O’ndan öğrendikleri her bir ibadeti bize aktarmış ve hayırlı işler yapmada en önde/en hırslı olan sahabe (radiyallahu anhum) bunu da bize aktarır ve bu geceyi kutlarlardı. Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ömer Faruk



Soru - Cevap
Kadının Mahremsiz Hicret Etmesi

SORU Selamun aleykum hocam, Kadının Dar’ul’küfrden cihad beldesine tek başına uçakla bile olsa hicret etmesi caiz midir? Ehlinden velisi olan abisi buna izin vermiyorsa, ailesinden yalnız abisi ve kardeşi müslüman. CEVAP Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur. Değerli bacım sorunuza cevap vermeden evvel sorunuzda varit bazı karışıklıkları izah etmem gerekecek: Birincisi: Daru’l-Küfür kâfirlerin hâkim oldukları ve galip geldikleri dardır. Es-Serahsi (rahimehullah) şöyle der: “Ebu Yusuf ve Muhammed’den (rahimehumallah) şöyle gelmiştir: Şirk hükümlerini izhar ederlerse darları daru’l-harp olmuştur. Çünkü bir yerin bize veya onlara nispet edilmesi o yerde mevcut güce ve galibiyete göredir. Bunun için her ne yerde şirk hükümleri zahir ise orada güç müşriklerin elindedir ve darları da daru’l-harp’tır. Ve her ne yerde İslam hükümleri zahir olursa orada güç Müslümanların elindedir.” (el-Mebsut 10/93) Binaen aleyh değerli bacım küfür hükümlerin hâkim olduğu her dar küfür diyarıdır. Lakin bununla beraber Müslümanın o beldede dini ve canı güvence altında olabilir veya en azından başka beldelerden daha çok güvence altında olabilir. Yani bir yerin daru’l-küfür olması zorunlu olarak orada Müslüman için din ve can tehlikesinin varlığını gerektirmez. Bilakis dinini ve canını koruyabileceği bir yer de olabilir. Bunun için Habeşistan sahabe için bir hicret diyarıydı ve bunun için Avrupa Müslümanlar için bir hicret diyarıydı. Mesela Türkiye’de küfür diyarıdır lakin şu zamanda Müslümanların en emin oldukları yerlerden biridir. Bunun için dünya Müslümanların birçoğu Türkiye’ye hicret ediyorlar. İkincisi: Kadının cihad beldesine hicret etmesi vacip değildir çünkü kadına cihad vacip değildir. İmam Ahmed (rahimehullah)’ın tahriç ettiği hadiste Aişe (radıyallahu anha) “Ey Allah’ın Rasûlü! Kadınlara cihad var mıdır?” sorunca Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Savaş olmayan cihad vardır. Hac ve umre vardır.” Bununla beraber Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) bazı hallerde kadının erkeklerle beraber savaşa çıkmasına izin vermiştir. Mesela Müslümanların düşmanı def etmek için her ferde muhtaç oldukları zaman olduğu gibi veya yaralıların ve yorgun düşmüş olan mücahidlerin bakımı durumunda olduğu gibi. Dolayısıyla kadın aslen cihad beldesine hicret etmekle yükümlü değildir. Bundan sonra sorunun cevabına gelince derim ki: Kadının mahremsiz ve velisinin izni olmadan sefere çıkması aslen haramdır. İmam el-Buhari (rahimehullah)’ın ibni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan tahriç ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kadın ancak mahremiyle beraber yolculuk yapar.” Bu haramlıktan ulema sadece kadının üzerine farz-ı ayn olmuş olan yolculuğu istisna etmişlerdir. Mesela, küfür diyarından İslam diyarına hicret etmesi gibi. Ebu Zekeriyya en-Nevevi (rahimehullah) şöyle der: “Ulema kadının hicret ve umre’den başka yolculuklara mahremsiz çıkmasının haram olmasında ittifak etmişlerdir. Harb diyarından hicret etmesi müstesna. Daru’l-Harb’ten Daru’l-İslam’a velev ki mahremsiz de olsa hicret etmesinde ittifak etmişlerdir. İkisi arasındaki fark şudur: Dinini izhar edemiyorsa ve din ve can güvenliğinden korkuyorsa küfür diyarında ikamet etmesi haramdır.” (Şerhu Sahihi Muslim 9/104) Ve Hafız Ebu’l-Abbas el-Kurtubi (rahimehullah) şöyle der: “Dini ve canı için korkuyorsa mahremsiz de olsa kadının sefere çıkmasının vacip olmasında ittifak edilmiştir. Küfür diyarından hicret etmesi de böyledir.” (el-Mufhim 6/11) Binaen aleyh kadın küfür diyarında dini için veya cani için veya iffeti için korkuyorsa ve kast ettiği yerde dini, canı ve iffeti güvende ise ve oraya giden yolda emin ise o zaman tek başına ve velinin izni olmadan hicret etmesi caizdir bilakis vaciptir. Lakin bulunduğu yer küfür diyarıysa ama dini, canı ve iffeti için bir tehlike söz konusu değilse o zaman hicret etmesi vacip değil müstehab olur ki bu durumda mahremsiz ve velinin izni olmadan hicret etmesi caiz olmaz. Velhasıl değerli bacım sizin için geçerli olan hangi durumdur bilmiyorum. Size tavsiyem durumunuzu ayrıntılı olarak bir ilim ehline anlatmanızdır. O sizin durumunuza göre yapmanız gerektiğini söyleyecektir. Allah-u Âlem. Tarık Ebu Abdullah


Makale
“Herkez Bir Şey Söylüyor, Kime İnanacağız” Endişesi

بسم الله الرحمن الرحيم Günümüzde birçok kimsenin şöyle bir sorunu var; deniliyor ki: “Kendilerini İslam’a nispet eden her bir cemaat/grup, kendilerinin doğru yolda olduklarını, kendi dışındakilerin ise yanlışta, sapıklık içinde olduklarını iddia ediyor. Halbuki bu cemaatlerin hemen hemen hepsi, Kur’ân’a ve bununla beraber Sünnete tabi olduklarını söylüyor. Şayet Kur’ân ve Sünnet doğruyu gösteren kaynaklarsa, hakla batılın arasını ayıran iki rehber ise ve hak bir tane olup hakkın dışında kalanların hepsi yanlış/batıl ise -ki bunun böyle olduğunu herkes kabul ediyor-, o halde Kur’ân’a ve Sünnet’e bağlı olduğunu söyleyen cemaatler neden birbirlerini sapıklıkla itham edebiliyor? Neden İslam adına öne sürülen farklı görüşler mevcut? Ve şu halde kim doğru, kime inanacağız?” Bu endişe, malum olduğu üzere birçok insanın gündeme getirdiği ve birçok kimsenin kafasını karıştırdığı bir endişe. İlk olarak şunu söylemek gerekir; Hiç şüphesiz ki Kur’ân ve Sünnet, hakkı gösteren iki hidayet kaynağıdır, ancak aynı zamanda birer imtihan kaynaklarıdır da! Yani Allah (subhanehu ve teâlâ) insanları Kur’ân ve Sünnet’le de imtihan edebilir, Kur’ân ve Sünnet insanlar için bir fitne kaynağı, sapıtmalarına, yoldan çıkmalarına neden olan unsurlar olabilir. Başka bir ifadeyle Kur’ân ve Sünnet, birer hidayet rehberleri olmalarının yanı sıra aynı zamanda bu iki kaynağın saptırma fonksiyonu da vardır. Nitekim Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmaktadır: إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ “Şüphesiz ki Allah, (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği ve onun da ötesinde olan bir şeyi (yani daha da küçüğünü) misal olarak getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah bu misal ile birçoğunu saptırır, birçoğuna da hidayet eder. Allah bu misal ile ancak fasıkları saptırır.” (Bakara, 26) Kur’ân olsun veya başka bir şey olsun, Allah’tan (subhanehu ve teâlâ) gelen her şey -ki buna Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisleri de dahildir, zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberlik makamında söylediği, yaptığı ve onayladığı her bir şey, Necm 3 ve 4. Ayetlerde de belirtildiği üzere Allah (subhanehu ve teâlâ)’dan gelen bir vahiy ile O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) sadır olmuştur- hakkı gösterdiği için, doğrunun nişanesi, alameti olduğu için birer ayettir. Zira ayet; alamet, nişane, işaret anlamlarına gelmektedir. Binâenaleyh bu ayetinde Rabbimiz (subhanehu ve teâlâ), hakkı beyan etmek için verdiği bu misalle, yani ayeti vesilesiyle birçok kimseye hidayet ettiğini, ama aynı zamanda birçok kimseyi de saptırdığını ifade etmektedir. Nitekim İslam tarihinde baş göstermiş Ehl-i Sünnet muhalifleri olan Hariciler, Mu’tezile, Mürcie, Kaderiyye, Cehmiyye ve benzeri sapık fırkalar, kendilerini İslam’a nispet etmelerinin çok doğal bir sonucu olarak batıl görüşlerini Kur’ân’dan ve Sünnet'ten öne sürdükleri delillerle meşrulaştırmışlardır. O halde ortaya çıkmaktadır ki, Kur’ân ve Sünnet’in bizlere hidayet rehberi olması için, bunları okurken veya dinlerken bir takım ilkelere/kurallara riayet etmememiz gerekmektedir. Kur’ân ve Sünnet’in işaret ettiği şu kurallar gözetilerek bu iki kaynağa yönelinir ise, işte o zaman bunlar bi iznillâh hidayet kaynağı olur ve kimin hak üzerinde kimin de sapıklık içinde olduğu ayırt edilebilir; 1. Kural: Samimi ve temiz bir kalple, hakkı bulma niyetiyle, doğruyu bulma arzusuyla, kalbi ve zihni tam olarak hakka açarak Kur’an ve Sünneti okumak veya dinlemek: Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip olan nice nesiller helak ettik. Yeri delik deşik etmişlerdi. Kaçıp sığınacak yer buldular mı? Muhakkak ki bunda (yani Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren bu ayetinde) kalbi olan veya kendisi şahit olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.” (Kâf, 36-37) Görüldüğü üzere bu ayette Allah (subhanehu ve teâlâ), geçmiş kavimler hakkındaki bir ayetinden bahsetmekte ve bu ayetinde birtakım öğütler olduğunu, hakkı hakikati gösteren şeyler bulunduğunu, ancak bunun; “kalbi olan veya kendisi şahit olarak dikkatle kulak veren kimse için” yani diri ve düşünen bir kalbi, hakkı bulma noktasında samimi bir kalbi olan, dikkatle bu ayete kulak asan kimse için geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Az evvel zikrettiğimiz Bakara 26. ayetin en son cümlesini teşkil eden; “Allah bu misal/ayet ile ancak fâsıkları saptırır” ifadesi de bu kurala işaret etmektedir. Zira fâsık, Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) isteğini yerine getirmeyen, onun emrine âsî olan kimse demektir. Bir kimsenin Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) emrine âsî olması ise hiç şüphesiz kalbinin arızalı/hasta olmasından ileri gelmektedir. Yani ayette geçen ‘fâsıklar’ kelimesi kalbi arızalı olanları anlatan bir kelimedir. Şimdi sormak gerekiyor; Tabiri caizse aklını falanca kişilere veya filanca cemaate kiralamış olan, Ehl-i Sünnet çizgisini takip ettiğini söyleyen kimselerin veya cemaatlerin hakkında farklı düşüncelere sahip olduğu ve birbirlerini sapıklıkla itham ettiği bir konuda “bunun Kur’ân ve sahih Sünnet'ten delili nedir” diye sorgulamadan “ne demiş(ler)se doğrudur” mantığına sahip, mutaassıp olan birinin, hakkı bulma noktasında samimi, kalbini hakka tam olarak açmış biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette ki hayır. Benimsediği görüşün batıl olduğunu görecek şekilde izahta bulunularak kendisine ayet ve hadisler okunup da; “ama falanca(lar) böyle düşünmüyorlar, halbuki bu kimseler Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen, ilim sahibi, mürekkep yalamış, medrese bitirmiş insanlar! Şimdi bunlar yanlış mı düşünüyorlar!” zihniyetine sahip olan biri, -kendisini Ehl-i Sünnete nisbet eden hangi kişi veya cemaat tarafından gelirse gelsin- “hakk”a açık olmayıp kendisinde taassup hastalığı bulunan biridir. Birilerinin İslamî ilimleri okumuş olmasının, hakkın o kimselerde olduğunu göstermediği gayet açıktır. Zira İslâmî ilimleri okumuş oldukları söylenen kimseleri şu veya bu görüşlerinden dolayı sapık olarak niteleyen kendileri gibi, hatta kendilerinden daha da ilim sahibi olan ve Ehl-i Sünnet’e mensub olduğunu söyleyen insanlar da bulunmaktadır. Eğer mesele “Ehl-i Sünnet’e mensub bir âlim” ise, karşıt görüşteki biri de kendi Ehl-i Sünnete mensub olan âlimlerini ileri sürecek ve böylece mesele çıkmaza girecektir. Evet, Ehl-i Sünnet hiç şüphesiz hak üzere olan tek taifedir v Ehl-i Sünnet’e gerçek anlamda mensub olan ilim sahibi birinin, Ehl-i Sünnet’in esaslarını baz almak kaydıyla bir mesele hakkında vardığı sonuç hatalı dahi olsa, böyle bir kimse asla sapıklıkla, fıskla ve bidatçılıkla vasıflandırılmayıp bir hadiste ifade edildiği üzere ictihadından ötürü ona bir ecir verilmektedir, ancak lafla Ehl-i Sünnet’e mensup olunmaz. Dolayısıyla hakkın ölçüsü, -bu kuralla birlikte birazdan zikredilecek olan kurallar çerçevesinde- Kur’ân ve sahih (uydurma ve zayıf olmayan) Sünnet'ten başkası değildir. İşte dinleri hususunda bunu ölçü edinenler, hiç şüphesiz hakiki Ehl-i Sünnet mensubu olanların ta kendileridir. Şu söz ne kadar da doğrudur: إنما يعرف الرجال بالحق ولا يعرف الحق بالرجال: “Adamlar (âlimler) ancak hak ile bilinir (doğrulanır veya hatalı kabul edilir), hak, adamlar ile bilinmez”. Kur’ân ve Sünnet’te ilmin ve âlimin övüldüğü bilinen bir husustur. Ancak âlimleri öven Kur’ân ve Sünnet, aynı zamanda kimi âlimleri de yermiş, insanları bu kimselerden sakındırmıştır. Çok önemli bir konu olması hasebiyle bunun biraz üzerinde duralım; Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ. وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذَلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz, (yani peygambere indirdiğimiz ayetleri bilen), fakat onlardan sıyrılıp çıkan (gereğini yapmayan), o yüzden şeytanın da peşine taktığı ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini anlat. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. (Yani asıl olan, bu bilgisi sebebiyle iyiler konumuna yükseltilmesidir). Fakat o, dünyaya yöneldi ve hevasının peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur (yani her iki durumda da solur; öğüt versen dünyayı ahirete tercih ettiğinden öğüdü kabul etmez, bıraksan zaten dünyaya hırslıdır). İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat, belki düşünürler.” (A’râf, 175-176) Bu ayetlerde söz konusu edilen şahsın kim olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kim olduğu bizi çok ilgilendirmemelidir. Bizi ilgilendiren, bu ayetlerde bu kimsenin öne çıkarılan özellikleridir. Hangi âlimde bu özellikler varsa, o kimse de bu ayetlerle muhataptır. Bu ayetleri daha iyi anlamak adına birçok tefsir kitabında zikredilen Tâbiîn’in zâhidlerinden/âbidlerinden olan Mâlik bin Dînâr’ın (rahimehullah) bu ayetler hakkındaki şu söylediklerini aktaralım: “Bu adam, İsrailoğulları âlimlerindendi. Duası makbul bir kimseydi. (Bu yüzden insanlar) musibet anlarında ona müracaat ederlerdi. Allah'ın (subhanehu ve teâlâ) Pey­gamberi Musa (aleyhisselam) onu, kendisini Allah'a (subhanehu ve teâlâ) davet etmek üzere Medyen kralına gönderdi. Medyen kralı ona mal verdi. Bunun üzerine o da Musa (aleyhisselam)'ın di­nini bırakarak kralın dinine tabi oldu.” İbn Mes’ûd’un’da (radiyallahu anhu) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O İsrailoğullarından bir adamdı. Musa (aleyhisselam) onu, kendisini Allah’a (subhanehu ve teâlâ) davet etsin diye Medyen kralına gönderdi. Kral da ona, Musa’nın (aleyhisselam) dinini terk etmesi ve kendisine dini hakkında tabi olması şartıyla mal teklif etti. O da bunu yaptı ve bu sebeple insanları saptırdı.” Kısacası bu kimse de âlim biriydi, ancak kendisine verilen ilimle Allah’a (subhanehu ve teâlâ) yaklaşması, ilminin gereğiyle amel etmesi gerekirken, ilmini dünyalığa, nefsinin isteklerine kullanan biri olduğu için Kur’ân’ın ve Sünnet’in övdüğü, değer verdiği ve insanların da değer vermesini istediği âlimlerden değildi. Tam aksine yerdiği, sakındırdığı bir âlimdi. Ama âlimdi! Bir hadislerinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: إن أخوف ما أخاف على أمتي الأئمة المضلون “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey saptırıcı imamlardır.” (Ahmed, Taberânî, İbn Asâkir. Ünlü muhaddislerden Şuayb el-Arnaût ve el-Elbânî bu hadise sahih demişlerdir.) İmam, önder, lider, hoca, ama saptırıcı! Bir başka ayetinde Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ “Muhakkak ki indirdiğimiz apaçık ayetlerimizi ve hidayeti insanlara kitapta açık bir şekilde beyan ettikten sonra gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder hem de lanet edenler lanet eder.“ (Bakara, 159) Bu ayette ise Rabbimiz (subhanehu ve teâlâ), doğruyu bilip de muhatap olduğu insanlara dünyevî ve nefsânî şu ya da bu sebepten ötürü doğruyu anlatmayan, insanların batıl üzerinde olmalarına göz yuman bir âlim tipinden bahsediyor. Bütün bu söylenilenlerden anlaşılıyor ki iki sınıf âlim vardır: 1) Bildiklerinin gereğiyle amel eden, ilmini dünyalık karşılığında kullanmayan, haktan taviz vermeyen, hakkı gizlemeyen, -5. kuralda da değinileceği gibi- Kur’ân’ı ve Sünnet’i, Allah ve Rasûlü’nün övgüsüne mazhar olmuş Sahabe-i Kirâm’ın ve onlara güzellikle tabi olan değerli şahsiyetlerin anlayışına göre anlayıp buna göre insanları yönlendiren, insanlara fetva veren Rabbânî Âlim’lerdir. 2) -Kendisini haksızca Ehl-i Sünnet’e nisbet eden kimseler de olsa- herhangi bir dünyalık karşılığında ilmini satan, ilmini dünyalık için kullanan, hakkı gizleyen, Kur’ân ve Sünneti sahabenin ve onlara güzellikle tabi olanların fehminden uzak olarak anlayıp buna göre insanlara fetva veren saptırıcı âlimlerdir. Bu söylediklerimize ek olarak; birçok kimsenin “dünyanın en büyük âlimi!” olarak vasıfladığı, kendisini Ehl-i Sünnete nispet eden ve Esed rejiminin kullanıp sonradan da, “muhalifler camide âlim öldürüyor!” denilsin diye öldürdüğü Ramazan el-Bûti adındaki Suriyeli bir âlimin! Esed ailesine beyatlı olmasının, zalim Beşşar Esed’in ordusunun sahabe ordusu gibi olduğunu söyleyip Esed’e karşı savaşan kimseleri isyankarcı olarak nitelemesinin ve onun gibi daha başka ilim! sahibi kimsenin Beşşar Esed’in tarafında olmasının Esed rejimini hiçbir şekilde meşrulaştırmaması da, “Ehl-i Sünnete mensub bir âlim” olarak bilinen birine, “din hususunda batıl, sapık bir düşünceyi benimsemez, böyle bir düşünceye insanları çağırmaz, vardır elbet bir bildiği!” gözüyle bakmanın tutarlı bir yönü olmadığını gösteren güzel bir örnektir. Aynı şekilde Akp hükümeti ve cemaat diye anılan fırkanın arasındaki sürtüşme gündem de yok iken, Ehl-i Sünnet’e müntesip Fetullah Gülen’e muhabbet besleyen, “Ehl-i Sünnete mensub bir âlim” hakkında “elbet vardır bir bildiği” düşüncesine sahip olunmasının bir sonucu olarak söylediği ve yaptığı şeylerde kendisine itibar edip Kur’ân ve sahih Sünnet çerçevesinde söyledikleri ve yaptıkları eylemler sebebiyle eleştirildiği zaman kendisine laf söyletmeyen birçoğunun şimdi Fetullah Gülen’e ateş püskürmesi de, bu düşüncenin kendi içinde ne kadar çelişkili olduğunu ortaya koyan başka bir örnektir. Aynı şekilde yanlış bir düşüncede olduğu kendisine Kur’ân ve Sünnet naslarıyla izah edilip de buna karşın, “şimdi bu kadar insan yanlış düşünüyor da siz mi doğruyu söylüyorsunuz” şeklinde sözler sarfetmek de, Kur’ân ve Sünnet’in bizlere doğruyu gösteren rehberler olabilmesi için ilk olarak zikrettiğimiz Kur’ân ve Sünnet kaynaklı bu kuralı ihlal etmek anlamındadır. Bu ve benzeri sözler, hakkın her zaman çoğunluğun yanında olduğu inancından neşet etmektedir. Halbuki hak her zaman çoğunluğun yanında değildir. Nitekim Allah (subhanehu ve teâlâ) bazı ayetlerde çoğunluğu yererek, bazı ayetlerde de peygamber ve ona tabi olanların azlığını belirterek bu hakikate vurgu yapmıştır. Bu ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır: وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ “Şayet yeryüzünde olan kimselerin çoğuna tabi olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.” (En’âm, 106) Sahabenin önde gelenlerinden Abdullah b. Mes’ûd (radiyallahu anhu) şöyle demiştir: الجماعة ما وافق الحق وإن كنت وحدك “Cemaat (hak taife), tek bile olsan hakka uygun olandır.” Salih selefimizin âbidlerinden Fudayl b. İyâd (rahimehullah)’da şöyle söylemiştir: لا تستوحش من الحق لقلة السالكين، ولا تغتر بالباطل لكثرة الهالكين “Uyanların azlığı nedeniyle haktan uzak kalma. Helak olmuş/sapıtmış insanların çokluğu nedeniyle de batıla aldanma.” 2. Kural: Kur’ân ve Sünnet’i heva hevese, akla mantığa göre, bir takım dünyevi çıkarlara zıtlık teşkil etmeyecek şekilde anlamamak: Yani işin en başında heva heves, akıl mantık veya dünyevi menfaatler kaynaklı bir hüküm belirleyip de o hükmü Kur’ân ve Sünnetle delillendirmemek, başka bir ifadeyle Kur’ân’ı ve Sünneti bunlara uydurmayıp tam aksine bunları Kur’ân ve Sünnete tabi kıldırmak. Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne hiçbir şeyi geçirmeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işten ve her şeyi bilendir.” (Hucurât, 1) Açıkça anlaşılmaktadır ki ayette, Allah ve Rasûlü’nün sözlerinin en ön planda tutulması, hiçbir şeyin (aklın, hevanın, örf ve adetlerin, dünyevi çıkarların vs.) onların sözünün önüne geçirilmemesi gerektiği emredilmektedir. Buna göre Kur’ân ve Sünnet’in elimizden tutup bizi doğruya götürmesini istiyorsak, bunlardan okuduğumuz veya dinlediğimiz vahye karşı tutumumuz, “ama şöyle ama böyle” diye bahaneler ileri sürerek işi yokuşa sürmek olmamalı, hiç beklemeden, “işittik ve itaat ettik” olmalıdır. Bu kuralı ihlal etmek de tıpkı birinci kural gibi hiç şüphesiz kalbin hasta olmasından kaynaklanmaktadır. 3.Kural: Herhangi bir konuyla alakalı Kur’ân ve Sünnet naslarını bir bütün olarak ele almak, tabiri caizse bir veya bir kaçını cımbızlayıp ta diğer delilleri göz ardı etmemek: Kur’ân ve Sünnet naslarıyla olan muamelede bu kuralı gözetmemenin ancak hasta kalpli olan kimselerden sadır olabilecek bir durum olduğu izahtan varestedir. 4.Kural: Müteşabih olan ayet ve hadisleri muhkem olan ayet ve hadisler ışığında anlamak: Bu kuralı Allah (subhanehu ve teâlâ) Âl-i İmrân suresinin 7. ayetinde şöyle belirtmiştir: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ “Sana kitab’ı (Kur’an’ı) indiren odur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır/esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, (insanları hak’tan saptırarak) fitneyi istedikleri ve onu (hevalarına uygun olarak) tevil/tefsir etmek için ondan müteşabih ayetlere tabi olurlar/bunun peşine düşerler…” Bu ayette, Kur’ân ve ona tabi olarak Sünnet’in, biri muhkem diğeri müteşabih olmak üzere iki kısım olduğu belirtilmiştir. Müfessirlerin ifade ettiğine göre müteşabih; manası açık olmayan, birden çok anlama çekilmeye müsait, ucu açık olan anlamında olup, muhkem ise; manası gayet açık olup, başka bir manaya ihtimali olmayan, anlamak için başkaca araçlara ihtiyaç duymayan, kendi kendine yeten anlamına gelir. İşte Allah (subhanehu ve teâlâ) bu ayetinde, müteşabih nasları muhkem naslar çerçevesinde anlamak yerine, muhkem nasları göz ardı ederek müteşabih naslara yönelen ve bu naslardan hevasına uygun anlamlar çıkartan kimseleri yermekte ve onları, kalplerinde eğrilik bulunan kimseler olarak nitelemektedir. Yani bu kuralı gözetmemek de kalp arızalığının bir sonucudur. Âişe (radiyallahu anhu), Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Âli İmran Süresi 7. ayeti okuduktan sonra şöyle dediğini aktarmıştır: فَإِذَا رَأَيْتُمُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ سَمَّى اللَّهُ فَاحْذَرُوهُمْ “Kur’ân’dan müteşabih ayetlere tabi olanları/bunun peşine düşenleri gördüğünüz zaman işte bunlar Allah’ın (subhanehu ve teâlâ), “onlardan sakının” diye isimlendirdiği (nitelendirdiği) kimselerdir.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâceh, Ahmed) 5.Kural: Kur’ân ve Sünnet’i salih selefimizin (radıyallahu anhum) anlayışıyla anlamak: Seleften kastedilen ilk üç nesil müslümanlarıdır. Bunlar, başta sahabe olmak üzere tâbiin ve tebe-i tabiîn’dir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih bir hadisinde, özellikle bu üç neslin hayırlı olduğunu belirterek bu nesillerde yaşayan değerli şahsiyetlerin örnek alınması, dini her türlü konuda onlara tabi olunması gerektiğini vurgulamıştır: خير القرون قرني ثم الذين يلونهم ثم الذين يلونهم “Asırların en hayırlısı benim asrım(da yaşayanlar)dır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir.” (Buhârî-Müslim) Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim Rasûl’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başkasına tabi olursa, onu tabi olduğu/itaat ettiği şeye dost kılar (bu yol üzere bırakır) ve cehenneme atarız.” (Nisa, 115) وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 100) Dolayısıyla eğer ki Allah ve Rasûlü tarafından tescillenmiş hayır selefin yanında ise, o halde selefin herhangi bir konuda icmâ ettiği (üzerinde görüş birliğine vardığı) hüküm kesinlikle doğru olup o hükmün hatalı olma ihtimali yoktur. Aynı şekilde şayet hayır selefin yanındaysa, o halde selefin, ihtilaf ettikleri bir mevzuda ileri sürdükleri görüşlerinin dışına çıkılmamalıdır. Yani benimsediğimiz görüşün selefin ileriye sürdüğü görüşler arasından bir görüş olması gerekir. Bu kuralı ihlal eden hadis inkarcılarına dikkat! Kur’ân ve Sünnet kaynaklı olduğu apaçık olan buraya kadar saydığımız kurallardan bir veya bir kaçını her kim ihlal ederek Kur’ân’a ve Sünnete yönelirse, bu iki kaynak ona hak olanı gösteren rehberler olmayacak, bilakis sapıklığının kökleşmesine sebep olacaktır. İşte günümüzde var olan cemaatlerin çeşitli görüşlere sahip olup birbirlerini sapıklıkla itham etmesi ve bir tane olan hakkın dışında dine nisbet edilen batıl düşüncelerin var olması hiç şüphesiz bu kurallara uyulup uyulmamasından ileri gelmektedir. Bu kuralların gözetilmemesi sonucu meydana gelen birçok tahrif örneğinden biri, Bakara 256. ayetin baş tarafında geçen “dinde zorlama yoktur” ifadesinden hareketle, egemenliğin, kanunlar belirleme, hayat programı çizme hakkının kayıtsız şartsız -hâşâ- Allah’a (subhanehu ve teâlâ) değil de millete, insan özgürlüğüne ait olduğu esasına dayanan bir şirk sistemi demokrasinin İslam’a aykırı olmadığını söylemektir. Bu batıl düşünceyi benimseyen kimseler genel anlamda şöyle derler: “Bu ayete göre örneğin bir Müslüman dinini değiştirmekte hürdür, din değiştirmesine karışılamaz, bundan dolayı cezalandırılamaz. Yine bir Müslüman içki içse, faiz yese, zina etse, haram müzikler dinlese, namaz kılmasa, oruç tutmasa, zekat vermese, bir kadın, örtmesi gerekli olan yerlerini açarak yabancı erkeklere gözükse… bu eylemleri yapmamaya zorlanamaz, bunlardan birini yaptı diye cezalandırılamaz. Yine bu ayete göre cihad, ancak savunma amaçlı yapılır. Gayri müslimler Müslümanlara saldırmadığı müddetçe, onların hakim olduğu yerleri ele geçirip oralara İslam şeriatını hakim kılmak amacıyla onlara karşı cihad ilan edilemez, aksi halde bu dinde zorlama olur, İslam hoşgörü dinidir!” Bu ayetin doğru anlamının ne olduğuna geçmeden evvel konuyla doğrudan ilişkili birkaç ayet ve hadis zikredip kısaca üzerlerinde duralım: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: من بدل دينه فاقتلوه “Her kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Ahmed ve başka kaynaklar) عَنْ عِكْرِمَةَ أَنَّ عَلِيًّا حَرَّقَ قَوْمًا ارْتَدُّوا عَنِ الإِسْلاَمِ فَبَلَغَ ذَلِكَ ابْنَ عَبَّاسٍ فَقَالَ لَوْ كُنْتُ أَنَا لَقَتَلْتُهُمْ لِقَوْلِ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- " مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ ". وَلَمْ أَكُنْ لأُحَرِّقَهُمْ لِقَوْلِ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- " لاَ تُعَذِّبُوا بِعَذَابِ اللَّهِ ". فَبَلَغَ ذَلِكَ عَلِيًّا فَقَالَ صَدَقَ ابْنُ عَبَّاسٍ. قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ حَسَنٌ İkrime (radiyallahu anhu) şöyle anlatır: “Ali (radiyallahu anhu) dinden dönmüş bir topluluğu yaktı. Bu durum İbn Abbas’a (radiyallahu anhu) ulaştı ve dedi ki: “Şayet ben olsaydım onları öldürürdüm. Zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim dinini değiştirirse onu öldürün.” Onları yakmazdım. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ın azabıyla (ateşle) azap etmeyin.” İbn Abbas’ın (radiyallahu anhu) bu dedikleri Ali (radiyallahu anhu) ’ya ulaşınca: “İbn Abbas doğru söylemiştir.” dedi." (Tirmizî. Ebû Îsâ -yani Tirmizî-: “Bu, sahih hasen bir hadistir” demiştir). Bu hadisler açıkça gösteriyor ki, dinden çıkanın cezası, tevbe etmediği takdirde ölümdür. İbn Kudâme (rahimehullah) “el-Muğnî (9/16)” adlı meşhur eserinde dinden çıkan kimseyi öldürmenin vacip olduğunda âlimlerin görüş birliği içinde olduğunu nakletmiştir… Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur: وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ فَإِنِ انْتَهَوْا فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Fitne (şirk,küfür, fısk, fucur) kalmayıp, din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal, 39) قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29) Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: بعثت بين يدي الساعة بالسيف حتى يعبد الله تعالى وحده لا شريك له، وجعل رزقي تحت ظل رمحي “Bir ve ortağı olmayan Allah’a ibadet edilinceye kadar kıyamet gelmezden önce kılıçla gönderildim. Rızkım, mızrağımın gölgesi altında kılınmıştır...” (Ahmed, Ebû Ya’lâ, Taberânî. Kimi muhaddisler bu rivayetin zayıf, kimi sahih, kimi de -sahih ve zayıf arasında bir derecede bulunan- hasen olduğunu belirtmişlerdir). أمرت أن أقاتل الناس حتى يقولوا لا إله إلا الله فمن قال لا إله إلا الله عصم مني ماله ونفسه إلا بحقه وحسابه على الله “Ben, insanlar Lâ ilâhe illallâh deyinceye (başka bir rivayette: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye) kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Her kim Lâ ilâhe illallâh derse benden canını ve malını korumuş olur. Ancak İslam’ın hakkı hariç. Hesapları ise Allah’adır.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Maceh, Ahmed ve başka kaynaklar. Suyûtî’nin de (rahimehullah) dediği gibi hadis mütevatir derecesindedir). Bu deliller açıkça göstermektedir ki, cihad sadece savunma cihadından ibaret değildir. Şayet böyle olsaydı, cihadın gayesini vurgulayan bu ve buna benzer daha birçok delil de; “size yönelik saldırıları def edene kadar veya onlardan öcünüzü alıncaya kadar onlarla…” şeklinde ifadeler geçerdi. Dolayısıyla her nerede Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) kanunlarına aykırı kanunlar hakim ise, orada egemenlik/otorite tamamıyla Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) oluncaya kadar oraya cihad ilan etmek, buna güç yetirilemiyor ise cihad için hazırlık yapmak (Bkz: Enfal 60) Müslümanlara farzdır. Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sonra sahabelerin ve onlardan sonra onların izini takip etmiş müslümanların birçok yeri fethetmelerinin nedeni, İslam şeriatını oralara hakim kılmak nedeninden başka ne ile izah edilebilir? Malumdur ki, emri bi’l ma’rûf ve nehyi ani’l münker, Allah’ın farzlarından bir farzdır. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisinde herhangi bir münkeri işleyen kimsenin bu münkerden nasıl alıkonacağını şöyle bildirmiştir: من رأى منكم منكرا فليغيره بيده فإن لم يستطع فبلسانه فإن لم يستطع فبقلبه وذلك أضعف الإيمان “Kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Buna güç yetiremiyorsa diliyle değiştirsin. Buna da güç yetiremiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu, imanın en zayıf noktasıdır.” (Müslim) Bilindiği üzere bütün haramlar ve farzların terki münker kavramına dahildir. Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) isteğine muhalefeti el ile değiştirmek görevi hiç şüphesiz en başta İslam devleti yetkililerine ve görevlilerine aittir. İslam’ın hakim olduğu, Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) isteklerinin tatbik edildiği bir yerde bir müslümanın göz göre göre herhangi bir haramı işlemesine ya da herhangi bir farzı terk etmesine müsaade edilmez. Emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker emri gereği suçüstü görülen bir Müslüman bundan alıkonur. Şayet münkeri işlemiş ise, o halde bu kimse devlet yetkilisi tarafından eğer cezası dinde belli olan bir ceza ise bu cezayla (örneğin tevbe etmediği takdirde İslam’dan çıkan kimseyi öldürmekle, veya hırsızın elini kesmekle (Maide, 38)), ya da belirlenmiş bir ceza yoksa yetkilinin uygun gördüğü bir ceza ile (ta’zîr) cezalandırılır… İslam’a göre, mürtedin tevbe etmediği takdirde öldürülmesi gerektiğini, sadece savunma cihadının olmadığını ve emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker emri gereği müslümana herhangi bir münker işleyeme hürriyeti tanınmadığını muhkem delillerle bildikten sonra, müteşabih/ucu açık ayetlerden sayılabilecek “dinde zorlama yoktur” ayetinin doğru anlamına geçecek olursak; içinde bulunduğumuz asırdan önce yaşamış muteber âlimlerden hiçbir kimse, bu ayetten bir müslüman’a kişisel hak ve özgürlüklerin tanınması gerektiği hükmünü çıkarmamıştır. İbn Hazm (rahimehullah) şöyle demiştir: وأما قول الله -تعالى-: "لا إكراه في الدين"، فلم يختلف أحد من الأمة كلها في أن هذه الآية ليست على ظاهرها؛ لأن الأمة مجمعة على إكراه المرتد عن دينه “Allah’ın (subhanehu ve teâlâ); “dinde zorlama yoktur” sözüne gelince, ümmetin bütününden hiçbir kimse ayetin zahiri üzere alınmayacağı noktasında ihtilaf etmemişlerdir. Zira ümmet, dininden dönenin/mürtedin İslam’a dönmeye zorlanacağı konusunda icmâ etmişlerdir.” Dolayısıyla ayet, -müfessirlerin de görüş birliğiyle- hiç İslam’a girmemiş aslî kâfirler hakkındadır. Şöyle ki, kimi âlimlere göre bütün aslî kâfirler, kimilerine göre ise Yahudi, Hristiyan ve Mecusiler, kimilerine göre de Arap olmayan bütün kâfirler ve Arapların sadece Yahudi ve Hristiyan olanları ilk olarak İslam’a çağrılırlar. İslam’ı kabul etmezlerse bu durumda cizye (onlardan senede bir defa alınan şahsi bir vergi) vermeleri şartıyla İslam beldesinde eman/güven altında yaşayabilir, alenî olmamak şartıyla mensubu oldukları dinlerinin gereklerini rahatlıkla yerine getirebilir ve dinlerinde helal olan işleri yapabilirler. Ancak cizye de vermedikleri takdirde o halde güvende olamazlar. (Bkz: Tevbe, 29) Sonuç itibariyle; eğer ki bizler dünya hayatından sonraki kabir ve ahiret hayatımızın mutlu ve mesut olmasını istiyor ve sahip olduğumuz batıl, sapık, bidat bir inanç sebebiyle azaba çarptırılmak istemiyorsak, o halde her kafadan bir sesin çıktığı, her ağzı olanın konuştuğu şöyle bir atmosferde, kafamızdaki bütün taassupları atarak, “falanca demişse o doğrudur” düşüncesini zihnimizden silerek, hakkın, azınlıkta olan bir topluluğun yanında da olabileceğine inanarak, hiçbir dünyevi çıkarımızı, heva hevesimizi, aklımızı ve mantığımızı Allah (subhanehu ve teâlâ) ve Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) dediklerinin önüne geçirmemeyi kendimize ilke edinerek ve hak yolu bulmaya niyet edip, kalbimizi hakka tam olarak açıp samimi bir kalp ile Allah’tan (subhanehu ve teâlâ) yardım isteyerek, dünyevî işlerimize vakit ayırdığımız gibi bu işlerimizden çok daha önemli olan Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) dini için de kendimize vakit ayırarak, hak ile batılı ayırt eden ve Allah’ın (subhanehu ve teâlâ); “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı” (Muhammed, 24) “Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17) diye kendisinden bahsettiği Kur’ân ayetlerini anlayarak ve tefekkür ederek okumalı, kendisini Ehl-i Sünnet’e nisbet edenler arasında doğruyu soruşturmalı ve doğruyu soruştururken de ayet veya hadis ileri sürmeyerek tamamen aklı ve mantığıyla, dünyevî maslahatları öne çıkartarak konuşan kimselerin dediklerine baştan hiç iltifat etmeyip, farklı görüşlere sahip kişiler tarafından bizlere okunan ayet ve hadisleri de müteşabihlerini muhkemleri ışığında anlayarak samimi bir kalple dinlemeliyiz. Şu ayet bizlerin vazgeçilmez prensibi olsun: الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ “O müminler ki sözü dinler ve en güzeline tabi olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği (doğruyu gösterdiği) kimselerdir. İşte onlar olgun akıl sahipleridirler.” (Zümer, 18) Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Ömer Faruk


Soru - Cevap
Kaşları Almak

SORU Selamun aleykum hocam, Allah (azze ve celle) ilminizi artırsın kaşların uzayan kısımlarından almak caiz midir? CezakeAllahuhayren. CEVAP Aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatuhû. Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salât ve selam efendimiz Rasûlullah’a, ehli beytine, ashabına ve yolunu takip eden mü’minlere olsun. Kaşların göze girecek kadar uzamış veya erkek veya kadının olağan suretini bozacak kadar uzamış olan kısımları almak erkek ve kadına caizdir. Çünkü bu eziyeti ve zararı def etmektir. Haram kılınmış olan güzellik gayesiyle kaşları yolarak inceltmek veya kökünden kazımaktır. İmam Muslim (rahimehullah)’ın tahriç ettiği hadiste Alkame (rahimehullah) şöyle aktarır: عَنْ عَلْقَمَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: لَعَنَ اللَّهُ الْوَاشِمَاتِ وَالْمُسْتَوْشِمَاتِ وَالنَّامِصَاتِ وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهِ. قَالَ فَبَلَغَ ذَلِكَ امْرَأَةً مِنْ بَنِى أَسَدٍ يُقَالُ لَهَا أُمُّ يَعْقُوبَ وَكَانَتْ تَقْرَأُ الْقُرْآنَ فَأَتَتْهُ فَقَالَتْ مَا حَدِيثٌ بَلَغَنِى عَنْكَ أَنَّكَ لَعَنْتَ الْوَاشِمَاتِ وَالْمُسْتَوْشِمَاتِ وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهِ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ وَمَا لِىَ لاَ أَلْعَنُ مَنْ لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- وَهُوَ فِى كِتَابِ اللَّهِ فَقَالَتِ الْمَرْأَةُ لَقَدْ قَرَأْتُ مَا بَيْنَ لَوْحَىِ الْمُصْحَفِ فَمَا وَجَدْتُهُ. فَقَالَ لَئِنْ كُنْتِ قَرَأْتِيهِ لَقَدْ وَجَدْتِيهِ قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ (وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا) فَقَالَتِ الْمَرْأَةُ فَإِنِّى أَرَى شَيْئًا مِنْ هَذَا عَلَى امْرَأَتِكَ الآنَ. قَالَ اذْهَبِى فَانْظُرِى. قَالَ فَدَخَلَتْ عَلَى امْرَأَةِ عَبْدِ اللَّهِ فَلَمْ تَرَ شَيْئًا فَجَاءَتْ إِلَيْهِ فَقَالَتْ مَا رَأَيْتُ شَيْئًا. فَقَالَ أَمَا لَوْ كَانَ ذَلِكِ لَمْ نُجَامِعْهَا Abdullah bin Mesud (radıyallahu anhu) şöyle dedi: “Allah dövme yapan ve yaptıran kadınlara, yüz yolan ve yolduranlara, güzellik için diş törpülettirenlere, Allah'ın yarattığı şekli değiştirenlere lânet etmiştir." Bu söz Beni Esed kabilesinden Ummu Yakub denilen bir kadının kulağına varmış. Ummu Yakub Kur’an okuyan bir kadındı. Hemen geldi ve “Ne o senden kulağıma gelen söz! Sen dövme yapanlara ve yaptıranlara, yüzden kıl yolduranlara, güzellik için diş törpülettirenlere, Allah'ın yarattığı şekli değiştirenlere lanet okumuşsun?” dedi. Abdullah da “Rasûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Iânet ettiklerine ben neden lânet etmeyecekmişim. Hem bu Allah'ın kitabında vardır” dedi. Kadın: “Yemin olsun ben Mushaf’ın iki kapağı arasındakileri okudum. Ama bunu bulamadım” dedi. Abdullah “Gerçekten onu okudunsa mutlaka bulmuşsundur. Allah (azze ve celle) “Size Rasûl ne getirdiyse onu alın! Ve sizi neden nehyettiyse ondan hemen vazgeçin!” buyurmuştur” dedi. Bunun üzerine kadın “Gerçekten ben şimdi senin hanımının üzerinde bundan bir şey görüyorum” dedi. Abdullah “Git de bak!” dedi. Kadın Abdullah'ın hanımının yanına girdi. Fakat bir şey göremedi. Ve Abdullah'ın yanına gelerek “Bir şey görmedim” dedi. Abdullah “Bana bak, bu olsaydı onunla beraber olmazdık” dedi.” Allahu Alem. Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Tarık Ebu Abdullah


Makale
Ortadoğu’da Sünni Bir Devlet Yok !

 7 Ekim'den bu yana Gazze Şeridi konusu özelinde artan gerilimin bir diğer boyutunun da İran meselesi olduğunda şüphe yok. En fazla gündeme getirilen konu ise Sünni-Şii meselesi üzerinden cereyan ediyor. İran'ın Filistin meselesindeki söylemleri öne çıkarılarak, "Sünni devletlerin Filistin için hiçbir şey yapmadığı", buna karşın "Şii İran'ın Filistin meselesine sahip çıktığı" iddia ediliyor. Bu yazıda İran'in Filistin meselesindeki söylemlerini kullanarak ulusal stratejisini nasıl yürüttüğünü ve bunu nasıl ustalıkla yaptığını odağa almayacağım. Bu yazının odak noktası "Ortadoğu'daki Sünni devletler" ifadesiyle sürekli dile getirilen safsata olacak. Zira bu gibi ezberlerin artık çoktan aşılmış olması gerektiği kanaatini taşıyorum. Çünkü Ortadoğu'da Sünni bir devlet bulunmuyor. Bu safsatayı dile getirenler de esasında Ortadoğu'da Sünni bir devlet bulunmadığını bildikleri halde, işgüzarlık amacıyla bu söylemleri kullanıyorlar. Sünni devletten kasıt nedir? Bundan kasıt Ehl-i Sünnet itikadını, yani İslam'ın özünü devlet politikası olarak benimsemiş bir devlettir. Yani bir kişi "Sünni devletler" demekle, Ortadoğu'da "İslam'ı devlet politikası olarak benimsemiş devletler, yönetimler olduğunu öne sürmüş oluyor. Bu gibi kişilerin iddiasına göre "Şii İslam'ı" (bu ne demekse) benimsemiş bir devlet olan İran ve ona bağlı güçler Filistin için mücadele ediyor. "Sünni İslam'ı" (bu da diğeri garabet bir terim) benimsemiş olan devletler ise Filistin için hiçbir şey yapmayıp İsrail'e destek oluyor. Aklını peynir ekmekle yememiş olan bir kişi Ortadoğu'daki devletlerin yapısına baktığında İslam'ı ve İslami esasları devlet politikası haline getirmiş hiçbir devlet (bu kimselerin tabiriyle "Sünni bir devlet") bulunmadığını kolaylıkla görecektir. Bu kimselerin Ortadoğu'daki "Sünni devletler" olduğunu iddia ettikleri devletler iki çeşittir: - Devlet politikaları ve İslam arasında hiçbir bağlantı olmayan seküler ulus devletler (Türkiye, Mısır, Tunus, Pakistan, Endonezya vb. gibi) - ABD ve Batı'nın müstemleke valisi olmaktan öte bir vasfı bulunmayan kukla hanedanlar (Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar vb. gibi) İslam'ın devletin politikalarında, stratejisinde ve yönetim esaslarında hiçbir yerinin olmadığı bu devletlere "Sünni devletler" diyerek İslam ümmetini aşağılamaya çalışmak ancak "vahdet" kisvesi altında Müslümanları bölmeye çalışan aklı evvellerin işidir. İran Şii inancını ve bu inancın yayılmacılığını devlet politikası haline getiriyor. Bu konuda İslam aleminde İran'ın emsali olan herhangi bir "Sünni" devlet ise yok. Hal böyleyken "Sünni devletler" lafı bir safsatadan ibaret. Zira İslam aleminde kurulan rejimlerin hiçbiri İslam, yani Ehl-i Sünnet itikadı üzere değildir. Buna bir istisna olarak Afganistan'daki İslam Emirliği yönetimi gösterilebilir. Ancak bu yönetim henüz güçlenmemiş, köklü bir devlet otoritesine dönüşmemiştir. Farklı bir konudan dem vuralım. İslam aleminde geçmişten günümüze söz konusu rejimleri değiştirmek ve gerçekten İslami rejimler (bu kişilerin tabiriyle Sünni devletler) kurmak için sayısız mücadele verildi. Baktığımız zaman İran'daki Şii devleti her zaman Müslümanların bu yöndeki mücadelesinin karşısında görmemiz normal bir şey mi? Bunlardan ilk akla gelen örnekleri bir çırpıda sayabiliriz: - 1990'larda Afganistan'da iç savaş çıkmasında İran'ın rol oynaması, ardından ABD işgali sırasında işgale katılan kara unsurlarına verdiği askeri ve istihbari destek. - 2003 sonrasında Irak'da Amerikan işgaline karşı savaşan Ehl-i Sünnet gruplara yönelik verdiği savaş. Bu dönemde kurulan ABD kuklası rejime verdiği destek. İlerleyen yıllarda Irak Müslümanlarına karşı giriştiği etnik temizlik hamlesi. - 1980'lerde Suriye'de Müslümanların kıyamına karşı Hafız Esed'e verdiği kararlı destek. 2011 sonrasında çökmeye yüz tutan Esed rejimine can suyu vermesi. Rusya ile birlikte bu rejimi hayatta tutması. Üstelik bunu yaparken "bölgede düzeni sağlama ve Amerikan planlarını engelleme" adı altında yapması. Sormak gerekir: Bir yandan ABD Suriye'deki mücadelenin önde gelen liderlerini teker teker öldürürken diğer yandan İran'ın karada Rusya ile birlikte bu güçlere karşı ardı ardına saldırı dalgaları başlatması nasıl bir Amerikan karşıtlığı oluyor? Madem İran ve İran muhipleri "Sünni devletlerin İsrail'e karşı bir şey yapmamasından" rahatsızlık duyuyor, öyleyse İran rejimi İsrail'e meydan okumaya azmetmiş bir İslami yönetim kurulmasına neden ısrarla karşı duruyor? Neden türlü bahanelerle bu amacı taşıyan mücadelelere leke çalıyor? Etki ajanlarını ve medyasını kullanarak neden bu mücadeleleri sekteye uğratmaya çalışıyor ve iftiralar atıyor? Neden bu mücadelelere karşı yeri geldiğinde Rusya gibi, ABD gibi, İngiltere ve Fransa gibi taraflarla iş birliği içerisine giriyor? Cevap oldukça açık: İran, mevcut küresel dünya sistemi içerisinde bir yere sahip olan bir devlet. Bu yeri korumak ve İslam dünyası üzerindeki tasallutunu sürdürmek, böylece gücünü muhafaza etmek için müesses nizamın koruyuculuğuna soyunuyor. Sistemin değişmesi ihtimallerinde sürekli olarak bir sigorta gibi devreye giriyor. Şii milis gruplarını akın akın sahaya sürüyor ve Müslümanları katlediyor. İran, ancak kendisine inanmaya gönüllü olan bindirilmiş kıtaları aldatabilir. Bunlar istedikleri kadar hakarete, aldatmacaya ve propagandaya başvursunlar hakikati ne örtebilir ne de değiştirebilirler. Nihayetinde bölgede İran'ın, ABD'nin ve diğerlerinin endişe ettiği İslami uyanış açık bir netice verecek, hepsinin korktuğu başlarına gelecektir. İran muhiplerinin "Sünniler" diye aşağılamaya çalıştığı gerçek Müslümanların İsrail ve benzerlerine karşı girişeceği kıyam ise, İran'ın sahte saldırılarına benzemez. O gün Müslümanların neler yapacağını dost da düşman da açıkça görecektir. Görüş/ Selim Demir


Soru - Cevap
Hızır (aleyhisselam) Yaşıyor mu?

SORU Hızır (aleyhisselam) yaşıyor mu? O'nun zamanda yolculuk yaptığı söylentilerinin aslı var mıdır? Zamanda yolculuk yapmak mümkün müdür? Zamanda yolculuk yapılabildiğine dair Kur’an’dan getirilen ciddi yorumlar var. CEVAP Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salât ve selam efendimiz Rasûlullah’a, ehli beytine, ashabına ve yolunu takip eden mü’minlere olsun. Soruna cevap verebilmek için iki meseleyi izah etmemiz gerekir: Bir: Hızır kimdir? İki: Zaman nedir? 1- Hızır kimdir? Hızır’ın varlığı Kuran ve Sünnet ile sabittir. Kuran’da Kehf sûresinin 65.ayetinden 82.ayete kadar hikâye edilen kıssada Musa (aleyhissalatu vesselam)’ın yol arkadaşlığı yaptığı şahısın Hızır olduğu hususunda muteber ulemanın ihtilafı yoktur. İmam Buhari ve İmam Muslim (rahimehumallah) Sahih’lerinde şu hadisi tahriç etmişlerdir: Said bin Cubeyr (rahimehullah) şöyle haber vermiştir: “İbni Abbas’a Nevf el-Bikeli Hızır’a arkadaşlık yapmış olanın Musa beni İsrail değil başka bir Musa olduğunu iddia ediyor dedim. İbni Abbas: “Allah’ın düşmanı yalan söylemiş. Bana Ubey bin Kab Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle tahdis etti: “Musa İsrail oğullarına hutbe verirken kendisine “İnsanların en âlimi kimdir?” soruldu. Bunun üzerine “en âlimi benim” dedi. Musa en büyük ilmi Allah’a vermediği için Allah onu kınadı ve kendisine şöyle vahyetti. İki denizin birleştiği yerde kullarımdan bir kul vardır ki o senden daha bilgilidir…” Ancak Hızır’ın kim olduğu hususunda ulema ihtilaf etmiştir. Kimisi onun Âdem (aleyhissalatu vesselam)’ın sulbünden salih bir kul olduğunu, kimisi onun enbiyadan bir Nebi olduğunu, kimisi onun evliyadan bir veli ve kimisi de onun meleklerden bir melek olduğunu söylemişlerdir. İşin doğrusu bu mevzuda hakikaten çok muhtelif görüşler vardır. Ve ekserinin şeran muteber bir dayanağı yoktur. Tasavvuf ehli ve zındıklar gibi. Onlara göre Hızır velidir. Bu görüşün haktan bir nasibi yoktur. Mevcut görüşlerin içinde doğruya en yakın olanlar Hızır’ın Nebi veya melek olmasıdır. Zira Hızır (aleyhisselam) yaptıkları işleri kendiliğinden yapmadığını ifade ediyor: وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” (Kehf, 82) Bu da yaptıkları işleri Allah’ın emriyle, Allah’tan gelen bir vahiy ile yapmış olduğunu gerektiriyor. Nitekim Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyuruyor: فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 65) Kendisine verilen rahmet ve öğretilen ilim vahiydir. Bunun için ulemanın ekseri Hızır’ın enbiyadan bir Nebi olduğunu karar kılmışlardır. El-Maverdi ve Ebu’l-Hattab bin Dihye (rahimehumallah) gibileri Hızır’ın meleklerden olabileceğini de söylemişlerdir. Aslında bu âcizane kanaatime göre en güçlü görüştür. Ancak Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın şöyle buyurması bu görüşü zayıflatıyor: فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا “Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar.” (Kehf, 77) Melekler ise yemek yemezler. Binaen aleyh Hızır (aleyhisselam)’ın hakkında varit görüşlerin içinde en güçlü olan Nebi olmasıdır. Cumhur ulema da böyle demiştir. Allah-u Âlem. Sonra, Hızır (aleyhissalatu vesselam) ölmüş müdür diri midir sorusuna gelince. Ekser ulemanın dediği gibi Hızır’ı Nebi veya tasavvuf ehlinin dediği gibi veli kabul edersek, Hızır (aleyhisselam)’ın ölmüş olmasını söylememiz icap eder. Zira insan türünden beşerdir. Ve Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyuruyor: وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ “Senden önce de hiçbir beşeri ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı?” (Enbiya, 34) Bu ayetle İmam ibni Kesir, ibnu’l-Cevzi ve İmam ibni Kayyim (rahimehumullah) gibileri Hızır (aleyhisselam)’ın ölmüş olmasına delil getirmişleridir. Ve eğer bu Hızır hariç diğer beşerler için geçerlidir denilirse, o zaman Hızır (aleyhisselam)’ı bu ayetin umumundan tahsis eden delil nerde? Beşerden olduğu takdirde ölümüne diğer bir delil Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın şu kavlidir: وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Allah enbiyadan şöyle söz almıştı: "Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı Rasûl geldiğinde ona muhakkak inanacak ve onu destekleyerek yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. Onlar: "Kabul ettik" dediler. (Allah da) dedi ki: "Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım." (Al-i İmran, 81) İmam ibni Kesir (rahimehullah) ibni Abbas (radıyallahu anhuma)’nın şöyle dediğini nakleder: “Allah gönderdiği her bir nebiden şöyle söz almıştır: Hayatta olurlar ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilirse ona iman edecekler ve yardım edecekler…” Binaen aleyh şayet Hızır (aleyhisselam) ölmemiş ve dolayısıyla Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yetişmiş olsaydı Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın aldığı söze dâhil olurdu ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanında bulunması ve dinin ikamesinde onunla beraber olması gerekirdi. İmam ibni Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: “Tahkik ehli âlimlerin dedikleri gibi doğru olan Hızır’ın ölmüş olmasıdır ve İslam’a yetişmemiş olmasıdır. Zira şayet Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zamanında yaşamış olsaydı Allah’ın ona ve diğerlerine emrettiği gibi ona iman etmesi ve onunla beraber cihad etmesi vacip olurdu. Ve muhakkak Mekke, Medine de olurdu ve sahabeyle beraber cihada çıkardı… Ve eğer Hızır ölümsüz ve daimi surette var ise nasıl olurda Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç bundan bahsetmemiş ve bunu ümmetine bildirmemiştir. Ve ondan sonra râşit halifelerde bunu bildirmemişlerdir. Sonra Hızır için evliyanın başı diyenin sözüne gelince: Ona liderliği veren kimdir? Evliyanın en üstün olanları Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabıdır. Ve onların arasında Hızır yoktur. Bu konuda (Hızır’ın diri olduğu konusunda) anlatılanlar ya yalandır veya da bazıların zannına bina edilmiştir. Mesela bir kişinin Hızır zannettiği birisini görüp “Muhakkak o Hızır’dı” demesi gibi.” Bu iki ayet dışında başka ayet ve hadisler de Hızır (aleyhisselam)’ın şayet beşer ise ölü olduğuna delalet ediyor. Ama cevabı fazla uzatmamak için birkaç da akli delil zikrederek bu kadarıyla iktifa etmek istiyorum. Ebu’l-Fereç ibnu’l-Cevzi (rahimehullah) Hızır (aleyhisselam)’ın ölü olduğunu iktiza eden akli delillerin arasında şunları sayar: Eğer Hızır, Âdem’in sulbünden oğlu veya ilk nesillerden torunu ise o zaman onun yaratılışı bizim yaratılışımızdan daha uzun ve daha geniş olmalı. Zira sahih hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın Âdem’i 60 arşın uzunluğunda yarattığını ve Âdem’den sonra insanın şimdiye kadar eksilmekte devam ettiğini haber vermiştir. Lakin Hızır’ın en eski insanlardan olmasına rağmen onu gördüğünü iddia eden hiç kimse onu çok büyük bir yaratılış üzere olduğunu söylememiştir. Eğer Hızır (aleyhisselam) Nuh (aleyhisselam)’dan evvel yaşamış olsaydı onunla beraber gemiye binmiş olması gerekirdi. Ama kimse böyle bir şey nakletmemiştir. Ulemanın ittifakıyla Nuh (aleyhissalatu vesselam)’ın nesli hariç tüm insanlık ölmüştür. Sonra insanlık Nuh (aleyhissalatu vesselam)’ın neslinden türemiştir. Buna göre Nuh’dan evvel ve sonra yaşamış olamaz. Hızır (aleyhisselam)’ın diri olduğunu iddia edenlerin hepsi bazıların onu gördüklerine dair haberlere dayanmaktadırlar. Pekâlâ, Hızır’ı diğer beşerden temyiz eden bariz özellikleri nedir? Neye göre Hızır olup olmadığı bilinir? Hızır’ı gördüğünü iddia eden herkesin sözü alınır mı? Ve “Ben Hızır’ım” diyen her kesin sözü tasdik edilir mi? Hızır (aleyhisselam)’ın diri olduğunu ifade eden nakillere gelince: Hafız ibni Hacer (rahimehullah) doğrulayarak Hafız Ebu’l-Hattab bin Dihye (rahimehullah)’ın şu sözlerini nakleder: “Musa hariç Hızır’ın diğer nebilerle bir araya geldiği sabit değildir. Nakil ehlinin ittifaklarıyla onun hayatta olmasıyla alakalı varit olan haberlerin hiç birisi sahih değildir. Bu haberleri nakledenler ya haberi zikreden ama illetini zikretmeyenlerdendir veya illetini bilmediği için zikretmemiştir veya ama hadis ehline açık olduğu için zikretmemiştir.” İmam ibni Kesir (rahimehullah) Hızır’ın hayatta olduğunu iddia edenlerin getirdikleri merfu rivayetleri zikrettikten sonra şöyle der: “Bu hadislerin hepsi çok zayıftır. Bunlar gibi hadisler dinde hüccet olmaz.” İmam ibni Kayyim (rahimehullah) şöyle der: “Hızır’ın hayatta olduğunu zikreden bütün hadisler yalandır, bir tanesi dahi sahih değildir.” Ve İbnu’l-Cevzi (rahimehullah) hadisleri senetleriyle zikrettikten sonra “Bu hadisler batıldır” der. Binaen aleyh Hızır (aleyhissalatu vesselam) beşerden ise muhakkak ölmüştür. Beşer değil melek ise, melekler için geçerli olan her şey onun için de geçerli olur ve mevzuda ki bütün işkâl ortadan kalkar. Allah-u Âlem. Hızır’ın zaman yolculuğuna gelince racih olanın Hızır (aleyhisselam)’ın ölmüş olduğunu öğrenmiş oldun. Dolayısıyla meselenin bu bağlamda irdelenmesi manasızdır. Şayet Hızır meleklerden ise o zaman melekler bizim zaman ölçülerimize tabi değildir ve beşer hiçbir halde meleklerle kıyaslanmaz. 2- Zaman nedir? Zaman en basit tarifiyle bir eylemin içinde geçmiş olduğu, geçmekte olduğu veya geçeceği süredir. Dolayısıyla tariften gördüğün gibi zamanın eylemle doğrudan ilişkisi vardır. Biz Allah’a hamd olsun Müslüman olduğumuza göre bizim için varlık ikidir: Hâlik ve mahlûk. Hâlik sadece Allah (subhanehu ve teâlâ)’dır. Onun haricinde her şey mahlûktur. Mahlûkatın eylemi de mahlûktur. Dolayısıyla mahlûk daima yaratılmış olduğu zaman sınırları arasında kalma mecburiyetindedir. Mahlûk için zamansızlık söz konusu değildir. Zamansız var olabilseydi hâlik olurdu. Böyle bir şeyi iddia etmek Allah (subhanehu ve teâlâ)’ya ortak koşmak olur. Batı diliyle zaman yolculuğu olarak tabir edilen safsata ancak rabbi olmayan bir kâinatın varlığını kabul edenler için veya birden fazla rabbi olan bir kâinatın varlığını kabul edenler için mümkündür. İlkler beşeri ilahlaştırıp fikirlerini hidayet incileri olarak telakki eden gavurlardır. Einstein’ın İzafiyet teorisi sayesinde geri kalmış batı âlemi de dünyanın dört boyutlu olduğunu anlamış oldu: Uzunluk, yükseklik, genişlik ve zaman. Dünya âleminde insan üç boyutta ileriye ve geriye hareket edebilse de zaman boyutunda sadece ileriye doğru hareket edebilir. Yani insanın hareketi için sadece gelecek vardır, geçmiş yoktur. Ama inkârcı pozitivist bilim için zamanda geriye gitmek de matematiksel olarak mümkündür. İkincilere gelince bunlar kâinatta tedbiri ve tasarrufu ve hatta umumen rububiyet sıfatlarını Allah’tan başkası içinde caiz gördüklerinden dolayı Allah’tan başka bir varlığın zamandan bağımsız hareket edebileceğini mümkün görürler. Dikkat et! Dediğim gibi eylem zaman ile doğrudan ilişkilidir. Mahlûkun eylemi muhakkak zaman sınırları içinde mahpustur. Çünkü mahlûkun eylemi de mahlûktur. Zamandan bağımsız eylem sahibi sadece Allah’tır (subhanehu ve teâlâ). Çünkü O mahlûk değildir, bilakis her mahlûku yoktan var edendir. Şu halde birisi için zamandan bağımsız eylem sahibi olduğunu iddia etmek onun için rububiyeti iddia etmektir. Zaman yolculuğu ile kast ettiğin bazı Hollywood filmlerinde olan geçmişe ve geleceğe veya paralel değişik zaman boyutlarında ve âlemlerinde yolculuklar ise bil ki bunlar batıldır, şirk ve küfürdür. Zira bunu kabul etmek birden fazla rabbin varlığını kabul etmektir. Geçmişe yolculuğu kabul etmek kaderi umumen inkâr etmeyi gerektirir. Ayrıca insanın yaratılış gayesi ve dinin en esasi hikmeti olan teklifi (beşerin mükellef olmasını) kaldırmaktır. Paralel boyutların ve âlemlerin varlığını kabul etmek her bir boyutu ve âlemi tedbir eden bir rabbin varlığını gerektirir. Böyle bir şeyi kabul etmek zorunlu olarak değişik paralel boyutlarda yaşayan aynı insanların, ilahi kitapların ve rasûllerin taaddüdünü de gerektirir ki bu kâmil dinimizin beyan ettiği her şeye terstir. Ama zaman yolculuğu ile kast ettiğin zaman boyutu içinde yaratılmış olduğu kanunsal ölçüler dışında zamansal ve verimsel hızlı hareket etmek ise, bu mümkündür. Bu insanlardan Allah’ın dilediği için mümkün olduğu gibi, yaratılış itibariyle cinler ve melekler için de mümkündür. Cinler ve meleklerin insan için olağan üstü hız ile hareket ettikleri malumdur. İnsanlardan örnek olarak da Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aynı gecede Mekke’den Kudüs’e ve oradan da yedinci semaya yükselip Mekke’ye geri döndüğünü misal verebiliriz. Zamanın bereketli olması da bu türdendir. Mesela bazı kulların farklı işler için olağan üstü az zamana ihtiyaç duymaları gibi. Allah-u Âlem. Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Tarık Ebu Abdullah


Soru - Cevap
Şevval ve Zilhicce Orucu

SORU Şevval ayında 6 gün oruç ve bulunduğumuz Zilhicce ayı icinde 9 Oruç var bu oruçları peşpeşemi tutucaz yoksa bu ayların icinde peşpeşe olmadanmı? Zilhiccenin ilk gününden arefeye kadar tam 9 gün var ve bu sanķi peşpeşe tutulacakmış gibi oluyor ama Peygamberimiz peşpeşe orucu Ramazan haricinde izin vermedi diye biliyorum ikilemde kaldım yardımcı olun Allah sizden razı olsun. CEVAP Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur. Muhterem kardeşim Ramazan ayından sonra Şevval ayında altı gün ve Zilhicce ayının ilk dokuz gününü oruç tutmak müstehaptır. İmam Muslim (rahimehullah)’ın Ebu Eyyub el-Ensari (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyuruyor: مَنْ صَامَ رَمَضَانَ ثُمَّ أَتْبَعَهُ سِتًّا مِنْ شَوَّالٍ كَانَ كَصِيَامِ الدَّهْرِ “Her kim Ramazan orucunu tutar da buna sonra Şevval'den altı gün tabi kılarsa bütün bir sene oruç tutmuş gibi olur.” Hafız en-Nevevi (rahimehullah) şöyle der: “Bizim arkadaşlarımız (Şafii âlimleri) şöyle derler: Daha üstün olan bu altı günü peş peşe hemen Bayram gününün akabinde tutmaktır. (En-Nevevi (rahimehullah) şöyle der:) Ama eğer ayrı ayrı tutarsa veya Şevvel’ın sonuna bırakırsa da tabi kılmış olur ve fazileti hâsıl olur. Çünkü böyle yaparak de Şevval’den altı gün tabi kıldı demek doğru olur.” İmam ibni Mace (rahimehullah)’ın Şevban (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) “Her kim Ramazan orucunu ve bayramdan sonra altı gün tutarsa senenin tümünü tutmuş olur” buyurmuştur. İmam eş-Şevkâni (rahimehullah) şöyle der: “(Bayramdan sonra) yani Ramazan bayramından sonra. Buna göre altı günden kast edilen (Şevval’ın) ikinci gününden yedinci günün sonuna kadardır. Lakin bu altı günün sonra gelmeleri Bayram gününe bitişik olmalarını gerektiriyor mu yoksa Şevval’dan her hangi altı gün olabilir mi? Buna bakmak lazımdır. Çünkü bu durumda da Bayram gününden sonra tutulmuş olunurlar. Aynısı “altı gün tabi kılarsa” ifadesi için de geçerlidir. Zira tabi kılmak tabi olunan ve tabi kılınan arasında fasıla olmadan olması da mümkündür ve Şevval’da olduğu sürece fasılayla birlikte olması da mümkündür.” Binaen aleyh muhterem kardeşim Şevval ayından altı günü Bayram gününün ardından peş peşe tutman doğruya en yakın olandır. Ama altı günü ayırarak veya peş peşe Şevval’ın ortasında veya sonunda da tutabilirsin. Allah-u Âlem. Zilhicce orucuna gelince İmam en-Nesei (rahimehullah)’ın tahriç ettiği hadiste Hafsa (radıyallahu anha) şöyle demiştir: أَرْبَعٌ لَمْ يَكُنْ يَدَعُهُنَّ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : صِيَامُ عَاشُورَاءَ ، وَالْعَشْرُ ، وَثَلاَثَةُ أَيَّامٍ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ ، وَرَكْعَتَينِ قَبْلَ الْغَدَاةِ “Şu dört şeyi Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) terk etmezdi: Aşure gününde, on günü ve her aydan üç gün oruç tutmayı ve sabah namazından önce iki rekât namaz kılmayı.” On günden kasıt zilhicce ayının ilk on günüdür. Onuncu gün bayram günüdür. Bayram gününde oruç tutmak caiz değildir. Dolayısıyla burada murad edilen zilhicce’nin ilk dokuz günüdür. İmam Ebu Davud (rahimehullah)’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşlerinden bazılarından rivayet ettiği hadiste lafız şöyledir: “Zilhicce’nin dokuz gününü oruç tutardı”. Bu dokuz gün zilhicce ayının ilk dokuz günleridir. En doğrusu bu günleri peş peşe tutmaktır. Ama ilk dokuz günün sadece bazılarını tutan da tuttuğu kadar sevap sahibi olacaktır. Tümünü tutamayanlar en azından dokuzuncu gününü, yani Arefe gününü oruç tutmaya özen göstermeliler. Zira İmam Muslim (rahimehullah)’ın Ebu Katade (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) Arefe günü tutulan orucun geçmiş ve gelecek bir senenin günahlarına kefaret olacağını haber vermiştir. Bundan sadece Arafat’ta vakfe yapan hacılar müstesnadır. Onlara Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) bu günde oruç tutmayı nehyetmiştir. Allah-u Âlem. Tarık Ebu Abdullah


Haber Özeti


Filistinli bebekleri ve çocukları öldürmekle övünen bir işgalci İsrail askeri!
“Bebek arıyoruz ama bebek kalmadı. 12 yaşında bir kızı öldürdüm ama bebek arıyoruz…”

  • 4 ay önce

Gece saatlerinde işgal güçleri Batı Şeria’daki Ramallah, Cenin, El Halil ve Tulkarime bölgelerine baskınlar düzenledi.

  • 4 ay önce

Hamas, İran Devrim Muhafızları sözcüsünün “Aksa Tufanı, Süleymani’nin öldürülmesine bir tepkiydi” açıklamasını resmi Beyan ile reddetti:

“Hamas İslami Direniş Hareketi olarak, İslam Devrimi Muhafızları Sözcüsü Tuğgeneral Ramazan Şerif’in, Aksa Tufanı operasyonu ve gerekçelerine ilişkin yaptığı açıklamalarının doğruluğunu reddediyoruz.

Mescid-i Aksa’ya yönelik tehditler ve tehlikeler başta olmak üzere, Aksa Tufanı operasyonunun gerekçelerini defalarca vurguladık.

Filistin Direnişinin, gerçekleştirdiği bütün eylemlerin ve operasyonların yalnızca Siyonist işgalin varlığına, halkımıza ve kutsal değerlerimize yönelik devam eden saldırganlığına tepki olarak gerçekleştiğini yeniden ifade ediyoruz.

Hamas İslami Direniş Hareketi
27.12.2023″

  • 4 ay önce

Allah düşmanı Yahudilerin aralıksız saldırdığı Gazze’de, İslam ümmetinin çocukları bir lokma yemeği bulamıyor. İslam ümmeti ise “Noel kutlamanın caiz olup olmadığını” tartışıyor!!

  • 4 ay önce

﴾Rahmân, bir çocuk edindi” dediler.
Gerçekten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
Öyle ki, bu iddianın dehşetinden neredeyse, gök paramparça olacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp gidecekti…
Rahmân’a çocuk isnad ettiler diye!
Halbuki çocuk edinmek Rahmân’ın şânına yakışmaz﴿

🎙️ Abdullah Kemeli

📜 Meryem, 88-9

  • 4 ay önce

Fethu’l-Mubin operasyon odası topçuları, Halep’in batısındaki 46. Alay cephesinde rejime ait 14.5 mm’lik ağır makineli otomatik tüfeği “B9” füzeleriyle hedef alarak mürettebatıyla birlikte imha etti.

  • 4 ay önce

Rus işgal uçaklarının İdlib’in batısındaki Armanaz beldesini hedef alması sonucu bir aileden (karı, koca ve 3 çocuk) oluşan 6 sivil hayatını kaybetti.

  • 4 ay önce

Eş-Şebab Mücahidlerinin son 2 gün içinde gerçekleştirdiği operasyonlarında 102 Somali Özel Kuvvetleri ve müttefik kuvvet milisi öldürüldü ve yaralandı.

  • 4 ay önce

🚨 Hindistan Yeni Delhi Eyalet polisi, İsrail büyükelçiliği yakınında bir patlama meydana geldiğini bildirdi.

İsrail Dışişleri Bakanlığı, patlamanın büyükelçiliğin 100 metre uzağında meydana geldiğini açıkladı.

Herhangi bir kayıp bildirilmedi.‌‌

  • 4 ay önce

Hamas’a karşı savaşı kaybettik. Zafer ancak Netanyahu’nun istifa etmesiyle elde edilebilir.‌

  • 4 ay önce

Kassam Tugayları Gazze’den Askalan’a roket saldırıları başlattı.

  • 4 ay önce

Miğferinde Yunan bayrağı taşıyan bir işgal askeri, Gazze’de çocuklar da dahil olmak üzere Filistinli sivilleri esir alıyor!

  • 4 ay önce

Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz:

Hamas’a karşı savaşı kaybettik. Zafer ancak Netanyahu’nun istifa etmesiyle elde edilebilir.‌‌

  • 4 ay önce

Rus Donanması Karadeniz Filosunun savaşın başlangıcından bu yana büyük kayıpları.

Rusya, Bugün Ropucha sınıfı çıkarma gemisi Novocherkassk’ı da kaybetti.

  • 4 ay önce

Kassam Tugayları işgal ordusuna ait bir tankı yakın mesafeden ‘Yasin-105’ füzesiyle imha ediyor:

  • 4 ay önce

SONDAKİKA

Hindistan Yeni Delhi Eyalet polisi, İsrail büyükelçiliği yakınında bir patlama meydana geldiğini bildirdi.

İsrail Dışişleri Bakanlığı, patlamanın büyükelçiliğin 100 metre uzağında meydana geldiğini açıkladı.

Herhangi bir kayıp bildirilmedi.‌‌

  • 4 ay önce

BBC:İngiltere, HMS Trent savaş gemisini Venezuela ile gerilim yaşayan Guyana’ya gönderdi.

  • 4 ay önce

7 Ekim’den bu yana öldürüldüğü açıklanan işgal askeri ve subay sayısı 489’a, kara harekâtının başlamasından bu yana ölenlerin sayısı ise 156’ya yükseldi.‌‌

  • 4 ay önce

Meğazi kampında şehit sayısı 80’e ulaştı.

  • 4 ay önce

Siyonist işgalcilerin Megazi kampında gerçekleştirdiği katliamda en az 50 sivil şehit oldu!

  • 4 ay önce

Eş-Şebab: Bugün, Eş-Şebab mücahidleri, şiddetli çatışmaların yaşandığı Somali’nin merkezindeki Mudaq eyaletindeki Amara bölgesinde Türkiye tarafından eğitilen Somali özel kuvvetleriyle yedi kez karşı karşıya geldi.

Bu sabah başlayan ve kısa bir süre önce sona eren olayda, aralarında subayların da bulunduğu 50’den fazla özel kuvvet milisi öldürüldü. Düzinelerce yaralının yanı sıra çok sayıda esir, silah ve mühimmat dahil çeşitli ganimetler alındı.

  • 4 ay önce

Beşşar Escobar’ın başarısız narkotik sevkiyatı devam ediyor.

Ürdün sınır muhafızları Suriye topraklarından gelen büyük miktarda uyuşturucunun kaçırılmasına yönelik bir operasyonun engellendiğini duyurdu.

Kaçakçılık operasyonunun engellenmesiyle yarım milyondan fazla Captagon hapı ve 209 avuç dolusu esrar ele geçirildi.

  • 4 ay önce

Al-Mayadeen: “ABD, terör örgütü PKK/YPG’ye Suriye’deki Al-Tanf Üssü’nde insansız hava aracı kullanımı ve helikopter pilotluğu eğitimi veriyor.”

Türkiye’nin değerli müttefiki..

  • 4 ay önce

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cebeliye yakınlarında mücahidler ile işgal ordusu arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor.

  • 4 ay önce

Nablus şehrinde mücahidler ile Siyonist işgal güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor!

  • 4 ay önce

Rejim subaylarının “Gizemli” ölümleri devam ediyor.

Esed rejimi Tümgenerali Muhammed Hasan Ali’nin, sebebi bilinmeyen bir şekilde öldüğü açıklandı.

  • 4 ay önce

Siyonist rejim, gece saatlerinde Gazze Şeridi’ndeki Hıttin Camisi’ni bombaladı! Aksa Tufanı Harekatının başladığı günden bu yana işgal rejiminin bombalayarak kullanılamaz hale getirdiği cami sayısı 34’e yükseldi.

  • 6 ay önce

Esed milislerinin bugün işledikleri katliama misilleme olarak, Tahriru’ş-Şam güney İdlib Telminnes kasabasında bulunan Esed çetelerinin ait mühimmat deposunu imha ediyor.

  • 6 ay önce

Tahriruş-Şam, bugün Batı İdlib’de çadır yerleşmelerin bombalamasına misilleme olarak, Hama kırsalına bağlı Sukaylabiye kasabasında bulunan Esed milisleri noktalarını grad füzeleriyle hedef alıyor.

  • 6 ay önce

Esed rejimi milislerinin, batı Halep’ te Tavvama civarında çadır yerleşim yerlerini bombalaması sonucu, 3 sivil yaralandı.

  • 6 ay önce

Fethul-Mubin Operasyon Odasına bağlı Topçu birliği, kurtarılmış bölgelerdeki sivillerin hedef alınmasına karşılık olarak, batı Halep kırsalındaki 46. Tugay ve Ancara ekseninde bulunan Esed çetelerinin karargahlarını hedef alıyor.

  • 6 ay önce

Rus savaş uçakları, batı İdlib Cisr eş-Şuğur kırsalında Hamame köyünün çevresindeki çadır yerleşim yerlerini bombalaması sonucu, siviller arasında geneli çocuklardan oluşan 6 şehit ve çok sayıda yaralılar var.

  • 6 ay önce

Fethu’l Mubin operasyon odasına bağlı topçu birlikleri, #Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki #CebelEbuAli eksenindeki Esed milislerinin mevzilerini 120 mm lik havan toplarıyla hedef alıyor.

  • 6 ay önce

Gazze’ye gelen yardımlar arasında erkek, kadın ve çocuklar için kefenlerin olduğu görüldü.Filistinli gazeteciler, kefenleri ”Ölmemizi istiyorlar! Allah Arap ülkelerinin belasını versin!” diyerek paylaştı.

  • 6 ay önce

HTŞ’ye bağlı keskin nişancı birlikleri İdlib’in güneyindeki Maarat Muhas ve Bureyc cephesinde rejim milislerinden 2 kişiyi etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

Biden’ın Kongre’den ek harcama talebi Ukrayna için 60 milyar dolar, İsrail için 14 milyar dolar olacak – Reuters.

  • 6 ay önce

Biden “Hamas’ın vahşetini” anlatırken İsrail uçakları Gazze Şeridi’ni vuruyordu. Yalnızca Biden’ın konuşması sırasında 14 Gazzeli katledildi, 70’e yakını yaralandı.

  • 6 ay önce

🔴 Biden’ın, 6 saat süren İsrail güvenlik Kabinesi toplantısı sonunda yaptığı konuşma sona erdi. 🔻Joe Biden’in açıklaması ardından siyonist rejimin de açıklama yapması bekleniyor.

🔻İsrail’in kara operasyonunu ilan etmesi bekleniyor.

  • 6 ay önce

Gazze’deki soykırımın sayıca en büyük, bedenen en küçük kurbanları… Siyonist rejim, anne karnındaki bir bebeği daha katletti!

  • 6 ay önce

İki ay önce Gazze’de bir aile, 15 yıl bekledikten sonra dördüz evlat sahibi oldu. Ama siyonist işgal, evlerini bombalayıp başlarına yıkarak, Halid, AbdulHalik, Mahmud ve Muhammed adlı dört kardeşi öldürerek ailenin 15 yıllık sevincini yasa çevirdi.

  • 6 ay önce

SONDAKİKA!

Muhabir Enver Kaptanoğlu:”İsrail güçlerinin, Mescid-i Aksa’ya girmeleri yasaklanan ve yol kenarında namaz kılan Filistinlilere TOMA’yla kanalizasyon suyu sıktığını duyduk.”

  • 6 ay önce

Ensar’ut Tevhid cemaatine bağlı keskin nişancı birlikleri İdlib’in güneyindeki Mellace cephesinde rejim milislerinden bir kişiyi etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

Siyonist rejimin Gazze’deki hedefi yalnızca evler, camiler, hastaneler, okullar ve sivil, kadın, çocuk olan her yer!

  • 6 ay önce

Fethu’l-Mubin operasyon odasına bağlı keskin nişancı birlikleri, Hama’nın batısındaki Hakura cephesinde bir rejim milisini etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

ABD, siyonist İsrail’e destek vermek için 6. Filo komuta-kontrol gemisi USS Mount Whitney’i Doğu Akdeniz’e gönderiyor, gemi yola çıktı.

  • 6 ay önce

SONDAKİKA!

İşgalci Rus savaş uçakları İdlib’in batısındaki Cisr Şuğur beldesini bombalıyor!Beşar Esed ve destekçileri, siyonistlerin katliamına karşılık İdlib’de sivilleri vuruyor!

  • 6 ay önce

Fethu’l Mubin operasyon odasına bağlı mücahidler, #İdlib’in güneydoğu kırsalındaki #KeferBattikh ve #Dadikh köyleri ekseninde Esed milislerinin mevzilerini #Zuem füzeleriyle doğrudan hedef alıyor. Esed milisleri safında ölülerin olduğu aktarılıyor.

  • 6 ay önce

Filistin Sağlık Bakanı:“İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonucu 3 bin 300’den fazla sivil hayatını kaybetti. Su kesintileri ve kanalizasyon sisteminin bozulması salgın ve bulaşıcı hastalık riskini artırıyor.”‌‌

  • 6 ay önce

HAMAS: “İsrail ordusu, Al Ahli Hastanesi katliamının doğrudan sorumlusudur, yalanlarla kimseyi aldatamayacaktır. İşgal ordusu, Al Ahli hastanesini diğer 22 hastane ile birlikte vurmakla tehdit etmişti. Geçtiğimiz günlerde de 23 ambulansi hedef almış ve 25’ten fazla doktor ve ailesini öldürmüştü. İsrail, yüzde 70’i çocuk ve kadın olmak üzere 3 binden fazla Filistinli sivili öldürmüş ve 120 bin konutu sivillerin başına yıkmıştır.”

  • 6 ay önce

Rus savaş uçakları #İdlib’in batı kırsalındaki #ŞeyhYusuf köyünü vakum bombaları ile bombalıyor!

  • 6 ay önce

Elinde ekmeği ile can veren bir bebek..

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

Hamas: “İslam ülkelerini acil müdahaleye çağırıyoruz!İslam ülkeleri yarın değil hemen şimdi müdahale etmelidir!”

  • 6 ay önce

Gazze Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, sivillerin avlusunda sığındığı hastenin siyonistlerce bombalanması sonucu en az 200-300 şehid var.Allah’ım dayanacak gücümüz kalmadı.. Ya Rabbi biz mağlup olduk, sen bize yardım et..

  • 6 ay önce

Siyonist İsrail, Gazze’deki Ulusal Arap Hastanesi’ni bombaladı. İlk belirlemelere göre 200 ila 300 arası şehidin olduğu, yüzlerce kişinin enkaz atlında kaldığı aktarılıyor!

  • 6 ay önce

Siyonist rejim, güncel kayıplarını bildirdi. Allah’ım! Ölülerine iki kat azap et, yaralılarına şifa verme, esirlerini geri döndürme, topluluklarını dağıt, onlara atılan her taşı, her mermiyi isabet ettir ve dünyadaki cezaları kıl. Allahumme Amin.

  • 6 ay önce

HTŞ’ ye bağlı keskin nişancı birlikleri, #İdlib’in güney kırsalındaki #Mellece cephesinde Esed milislerinden bir kişiyi etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

Fethu’l Mubin operasyon odasına bağlı mücahidler, #Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki #AynAşra köyü ekseninde Esed milislerinin toplandığı yerleri ve mevzilerini Toplarla hedef alması sonucu Esed milisleri safında yaralıların ve ölülerin olduğu aktarılıyor.

  • 6 ay önce

BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın Gazze’de insani ateşkes önerisi, ABD, İngiltere, Fransa ve Japonya’nın oylarıyla reddedildi.

  • 6 ay önce

En az üç işgalci Rus savaş uçağı İdlib kırsalındaki hava saldırılarına katıldı. Şu anda bir uçak sortiye devam ediyor.

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

İşgalci Rus savaş uçakları, Şu ana kadar İdlib’in batısında 16 ayrı hava saldırısı düzenledi!Gazze halkına ağıt yakan ama İsrail’in Gazze’de ve Şam’da düzenlediği saldırılara karşılık, Beşar’ın hemen yanı başında, işgal altındaki Golan’da İsrail mevzileri veya Suriye’nin kuzeyinde siyonizmin temsilcisi ABD’nin üsleri dururken İdlib’deki masum sivilleri katlederek İsrail’den intikam alan bir çete düşünün! Allah Azze ve Celle sizden intikam alsın. Sizin düşmanlığınız yalnızca İslama ve Müslümanlara!

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

İşgalci Rus savaş uçakları İdlib’i vurmaya devam ediyor!Rusya, şu ana kadar Batı İdlib’de sivillere yönelik en az 4 hava saldırısı düzenledi!

  • 6 ay önce

#idlib’in batı kırsalında son beş dakika içerisinde Rus savaş uçakları tarafından 9 kez hava saldırısı düzenlendi.

  • 6 ay önce

#SonDakika #DoğuAfrika#Somali’nin başkenti Mogadişu’da Ulusal Tiyatro ile Godka Jilacow istihbarat hapishanesi arasındaki bir restoranın bombalı saldırı ile hedef alındığı bildirildi. Büyük ihtimalle Eş-Şebab geniş çaplı bir operasyon icra ediyor.

  • 6 ay önce

El Kaide merkezi liderliğinin yakında yayın yapması bekleniyor.

  • 6 ay önce

Orta Somalinin Hiran eyaletindeki Bolobardi kentinde Eş Şebab Mücahitlerinin kurduğu iki pusuda çok sayıda hükümet milisi öldürüldü, 5 kişi de yaralandı.

  • 6 ay önce

Ensaru’l İslam cemaatine bağlı keskin nişancı birlikleri, Cebel ekrada bağlı sermaniye köyünde, bir Rus milisini etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

Katil Esed topçuları, İdlib’in güney kırsalındaki #Benin köyünü ağır toplarla bombalıyor

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

HTŞ ye bağlı Zübeyir Bin Avvam tugayı kanasçıları, #İdlib’in doğu kırsalındaki #KeferBattikh köyünde bi Rus askerini etkisiz hale getirdi.

  • 6 ay önce

Katil Esed topçuları, güney #İdlib kırsalındaki #MaarBelit köyünü ağır toplarla bombalıyor!

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

İsrail savaş uçakları, halep hava limanını bombalıyor.

  • 6 ay önce

SON DAKİKA!

Katil Esed topçuları, idlib’in güneyinde bulunan #Ruveyha köyünü ve idlib’in doğusunda bulunan #Afes köyünü ağır toplarla bombalıyor!

  • 6 ay önce

Fethu’l Mubin operasyon odası, Özgürleştirilmiş bölgelerin hedef alınmasına karşılık #idlib’in doğu kırsalındaki #serakib şehrindeki Esed militanlarını #Zuem füzeleriyle doğrudan hedef aldı.

  • 6 ay önce

Özgürlerştirilmiş bölgelerin hedef alınmasına karşılık Fethu’l Mubin operasyon odası topçuları, #Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki #Keseb şehrini doğrudan hedef aldı. Esed milisleri safında ölülerin ve yaralıların olduğu doğrulandı.

  • 6 ay önce

Perşembe akşamı İdlib’in batı kırsalındaki Deyr Osman bölgesinde büyük bir orman yangını çıktı.

Beyaz Miğferler, 9 saatlik çalışmanın ardından İdlib’in batısındaki orman yangınlarını söndürdü.
Sivil Savunma: 9 saatten fazla aralıksız çalışmanın ardından ekiplerimiz orman yangınlarını söndürmeyi başardı.

  • 9 ay önce

“Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür”
Cuma günü sünnetleri, Allah subhanehu ve teâlâ muvaffak kılsın.

  • 9 ay önce

İbnu’l Cevzi rahimehullah dedi ki:
“Allah bir kulu için hayr dilerse dilini, Muhammed ﷺ’e salât için kolaylaştırır.”

Bustânu’l Vaizin 1/200

  • 9 ay önce

عن ابن عباس رضي اللَّه عنهما قال: قال رسول اللَّه صلى الله عليه وسلم : “صوموا يوم عاشوراء، وخالفوا فيه اليهود، صوموا قبله يوماً، أو بعده يوم

İbni Abbas’tan (رضي الله عنهما) rivayetle, Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu:

Aşura günü oruç tutun. Bunda yahudilere muhalefet ederek öncesinde bir gün ya da sonrasında bir gün daha oruç tutun.

 Tahavi, şerh Meanil asar II. 78 | İmam Ahmed, el Musned I. 241

  • 9 ay önce

Şeyhu’l-İslâm İbni Teymiyye رَحِمَہُ اللّہُ dedi ki:
Aşure gününün orucu bir yılın günahlarına kefarettir. O günün tek oruç tutulması mekruh sayılmaz.
Fetava Kubrâ, 5/378.

  • 9 ay önce

“Muharrem” hürmet edilen anlamındadır. Bu ay, Peygamber ﷺ tarafından Allah’ın ayı diye nitelendirilmiştir

Müslim, Sıyam, 202; Ebu Davud, Savm 55; Tirmizi, Savm, 40.

Rasûlullah ﷺ bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.”

Müslim, Sıyam, 202-203; Ebu Davud, Savm, 55; Tirmizî, Savm, 40

  • 9 ay önce

Papa’dan LGBT’ye destek!

Papa, İtalyan Giona adındaki bir transseksüelden kendisine “LGBT topluluğu ve eşcinsel evlilikler konusundaki tutumu” hakkında yöneltilen soruyu, “Tanrı bizi olduğumuz gibi seviyor” diye cevapladı!

Ardından Papa, “Tanrı her zaman bizimle birlikte yürür. Günahkâr olsak bile bize yardım etmek için yaklaşır. Tanrı bizi olduğumuz gibi sever. Bu Tanrı’nın çılgın sevgisidir” dedi.

  • 9 ay önce

Mali El-Kaide’si Cemaatu Nusretu’l-İslam ve’l-Müslimin, Mobti eyaletine bağlı Kukura köyünde Mali ordusuna, Şehid Ebu Katade Ensari’nin gerçekleştirdiği şehadet eylemiyle birlikte başlattığı operasyonda 12 milisin öldürüldüğünü, çok sayıda askeri teçhizatın ve ağır silahın ele geçirildiğini bildirdi.

  • 9 ay önce

Haftanın Tespiti: “Tecrübenin Başarısız Oluşu, Değişim Aracının Hatalı Olduğu Anlamına Gelmez”

Yenilgi, hata anlamına gelmez. Nebi ﷺ Uhud savaşında yenilmedi mi? Bu, cihadın bir hata olduğu anlamına mı gelir? Hata nerede? Uygulamada, idarede ya da hareket şeklinde olabilir, ancak cihadın bizzat kendisinde değildir.

Maalesef birçok şeyhe gidip konuştuğunuzda size, ‘daha önce bu yolu denediniz ve yarar sağlamadı’ der. Bunu yanlış bir yolla denedik, uygulama şeklinde hatalar vardı. Yeniden tekrar edilmesi gerekir, defalarca tekrarlanması gerekir; ancak doğru şekliyle ve önceki hatalardan sakınarak.

Size bir soru soracağım: Batı bize karşı yürüttüğü savaşlarında kaç kez yenildi? İki yüz sene sürecinde sekiz haçlı seferi düzenlendi, usandılar mı?Müslümanların beldelerinden
çıkarılmalarından sonra, ‘yeter, Müslümanları çözdük, bunlar yenilmeyen topluluklar. Ne zaman onlara karşı savaştıysak hepsinde mağlup olduk’ mu dediler? Bize karşı yürüttükleri saldırı hamleleri durdu mu? Yoksa tüm bu yenilgilerden sonra yeniden mi geldiler? Bu olanlardan sonra, Napolyon meşhur askeri hamlesini yapmadı mı? Napolyon hamlesinden sonra “sömürge” diye adlandırılan hamleler başlamadı mı?

Niçin küfür her gün bize karşı savaşlarında yeni bir yol deniyor ve ümidini yitirmiyor? Niçin Müslümanlar olarak bizler, bir savaşta yenildiğimizde menhecimizi ve yolumuzu değiştirmek istiyoruz?

 Şeyh Ebû Katade El-Filistini

  • 9 ay önce

İnsanlardan öylesi vardır ki: “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman ettik.” derler. (Hakikatte) iman etmiş değillerdir.
Bakarâ 8

  • 9 ay önce
Kıyamet Alametleri – 3

بسم الله الرحمن الرحيم Kıyametin küçük alametlerini bitirdikten sonra bundan sonraki yazılarda inşallah büyük alametleri tanıyacağız. Büyük alametlerden biri, bazı zamanlarda tartışmaya sebep olan ve bu konuda iki tarafın sapıtıp orta olanların doğruya muvaffak oldukları konu Mehdi (aleyhisselam)’ın gelişidir. Felsefeci ve akılcı takınan kesime göre böyle bir insan olmayacaktır. Dalalet fırkası olan şiilere göre, bu şahsiyet 1170 sene önce doğmuş ve Irak’ın Samarra şehrinde yer altında bir odaya girip saklanmış hala yaşamakta olan bir şahsiyet. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çizgisinde olan müslümanlar Mehdi (aleyhisselam)’ın anlatacağım sıfatlarıyla gelişine inanırlar. Küfrün ve zulmün kara bulutları her yeri kapladığı, Allah ve Rasûlüne isyan bayraklarının her yerde dalgalandığı, zavallı erkeklerin, kadınların ve çocukların “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir yardımcı gönder” diyecekleri bir zamanda, o büyük kurtarıcı mücahid gelecektir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl ki, küfrün ve her türlü kötülüğün işlendiği bir ortamda gelip, ıslah yoluna koyulduysa ve islam nurunun her tarafa hakim olması için mücadele verdiyse, Mehdi (aleyhisselam)’ın durumuda böyle olacaktır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Eğer dünyadan sadece bir gün kalacak olsa, o günü Allah-u Teâlâ uzatacak ve benim ehli beytimden, adı benim adım gibi, babasının adı babamın adı gibi olup yer yüzünü adalet ile dolduracak birini gönderecektir.” (Ebu Davud) Bizim inancımıza göre gelecek olan Mehdi (aleyhisselam)’ın durumunu anlatmadan önce, size dalalet fırkası olan Şii’lere göre durumunu anlatacağım. Bu Şii’lerin başını İmamiyye (Rafizi) fırkası çeker ki, günümüzde İran, Irak, Lübnan, Pakistan ve dünyanın bir çok yerinde mevcudiyetleri vardır. Şii’lerin İmamiyye fırkasının inancına göre Mehdi (aleyhisselam)’ın durumu, çocukları bile güldürecek hayali ve hurafelerden ibaret olan bir kıssadan başka birşey olmayan bir hale getirilmiştir. Bu sebeple Şii’lerden bir gurup bu inancı kabul etmemiş ve reddetmiştir. İşin başı şuna döner: Bu fırkaya göre Allah-u Teâlâ, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sonra ehli beytinden, dinin otoritesini elinde tutacak, dini ve dünyevi konularda liderlik yapacak, beşeriyetin üstünde sıfatlara sahip olan, günah işlemekten ve hata yapmaktan men edilmiş masum on iki imam göndermiştir. On iki imam teorisini ortaya attıktan ve bu inancı dinlerinin mihenk taşı ve en önemli şartı haline getirdikten sonra onlara muhalefet eden ve bu inancı kabul etmeyen Ehl-i Sünnet fırkasını tekfir etmişlerdir. Allah-u Teâlânın hikmeti gereği, on birinci imam kabul ettikleri Hasan El-Askeri’nin kısır olması sebebiyle çocuğu olmaz. Bu olay bu fırkanın bu büyük inancını suya düşürünce, acilen bu felakete bir çözüm üretmek için, afet ve kurtarma masası kurulur. Sonra da şu inancı üretirler: “Hasan El-Askeri’nin bir oğlu doğmuş, adı Muhammed’dir. Ancak emni sıkıntılar sebebiyle oğlunu gizlemiş ve bu çocuk belli bir yaşına geldikten sonra Irak’ın Samarra kentinde yer altında bir odaya girip saklanmıştır. Şu anda yaşamakta, bizleri görmekte, neler yaptığımızı bilmektedir. Sıkıntıya düşeni kurtaran bir gavs ve imdat isteyene el uzatan bir yardımcıdır. Mucize ve olağan üstü halleri vardır. İşlerimizi idare eder, emir verir ve yönetim başındadır. Cinlerin ve insanların sığınma kapısıdır. Onunla dört kişi haricinde kimse görüşemez ve göremez. Güvenin sağlandığı bir günde gelecek, zulüm ve kötülükle dolan bu dünyayı, adalet ve iyilikle dolduracaktır.” Şii’lere Göre Gelecek Olan Bu İmamın İsmi Nedir? İsimleri çoktur. Din büyüklerinden hüccet kabul edilen Nuri El’tabresi, Mehdi’nin, “Esmaül Hüsna” sayısı kadar doksan dokuz adının var olduğunu söylemektedir. Bazı isimleri şunlardır: Elmehdi, Muhammed, Elkaim, Elğaib, Elhücce, Elhalef, Sahibüzzeman, Elgavs (İmdada yetişen), Elhaif (Korkan), Hisru mecus (Mecusilerin emiri), Şinas, Feyruz, Perviz, Zenderfiys, Ferhanda. Görüldüğü gibi bazı isimlerinde çelişkiler bulunmaktadır. Mesela Elgavs ile Elhaif arasında büyük bir çelişki vardır. Bir insan hem kurtarıcı hemde korkan olurmu? Kendisine bile faydası olmayan ve korktuğundan dolayı saklanmaya mecbur kalmış biri başkasına nasıl yardım etsin! İmdadına nasıl koşsun! Bildiğimiz kadarıyla ehli beyt imamları takva ve cesarette öncü kimselerdi. Böyle mübarek bir zata korkaklığı nisbet etmek çok küstahça bir davranıştır. Dikkat edilirse bazı isimler tamamiyle arapça değil farsçadır.. Mesela Hisru mecus (Mecusilerin emiri), Şinas, Feyruz, Perviz, Zenderfiys, Ferhanda gibi isimler. Aslen bu isimler Fars Mecusileri tarafından konduğu ve devletleri Ömer (radıyallahu anh) hilafeti zamanında sahabeyi kiramın eliyle yıkılması sebebiyle intikam almak için Şii’lerin inançlarına hurafeler sokmaya çalıştıkları sezilmektedir. Anası ise tam olarak bilinmemektedir. Şii bazı âlimlerin dediğine göre, annesi cariye asıllı olup adı “Sevsen” idi. Bazıları hayır adı “Nercis” idi derler. Bazıları hayır adı “Saykal”, yok adı “Hekime”, hayır adı “Reyhane” idi. Hayır anası zenci idi. Hayır anası hür olup adı “Meryem” idi! gibi tartışma konusu olduğu için ortak bir noktada birleşememişlerdir. Hamileliği ve doğumu konusunda da ihtilafa düşmüşlerdir. Normal kadınlar gibi hamile kalıp doğum yaptığını söyleyen âlimleriyle beraber, hayır o normal insanlara benzemez! Hamileliği annesinin bacağında olmuş ve ordan doğmuştur! Diyen âlimleri vardır. Tam olarak kaç yılında doğduğu konusunda ihtilaf vardır. Mesela Hicri 252, 255, 257, 259, 260 gibi rakamlar söylerler. Şu anda nerede saklanıyor? Bu konuda ihtilaf var. Bazıları Mekke’de, bazıları Medine ‘de, bazıları Yemen’de, bazıları ise Irak’ta saklandığını söylerler. Ne kadar saklı kalacaktır? Bu konuda çelişkili bir sürü rivayetler getirirler. Fakat hiç birisi tutmaz. Hz. Ali’ye nisbet ettikleri rivayette 6 gün yahut 6 hafta yahut 6 ay saklı kalacağını söylemişlerdir. Bazıları yetmiş sene saklı kalacağını söylerler. Yetmiş sene geçtikten sonra ortaya çıkmayınca, Allah-u Teâlâ Hz. Hüseyin’in öldürülmesine kızdığı için yüz kırkıncı seneye tecil etmiştir derler. Aradan yüz kırk sene geçipte ortaya çıkmayınca, bu sefer derler ki: Aslen bu konu sır tutulup anlatılmaması gerekiyordu. Fakat sizler bu sırrı açığa çıkardığınız için, Allah-u Teâlâ onu belirsiz bir vakte kadar saklı tutacaktır.!! Bu konuda yalanlar uydurup çelişkiler yaşayınca bu yalanlarına kılıf uydurmak için şöyle derler: Ebu Cafer dedi ki: “Sizlere bir haber veripte o haber çıkarsa “Allah doğru söylemiştir” deyiniz. Ama bu belirlenen vakitlerde vuku bulmazsa yine “Allah doğru söylemiştir” deyiniz ki iki kat ecir alırsınız.” Yer yüzünde ne kadar kalacaktır? Yine ihtilaf konusu. Bazılarına göre 19 sene, bazılarına göre 70 sene, bazılarına göre 120 sene, bazılarına göre de ashabı kehfin kaldığı kadar yani 309 sene kalacaktır demektedirler. Geldiği zaman kaç yaşında olacaktır? 1170 senedir yaşadığına inandıkları bu zatın yaşı, geldiği zaman otuz yaşında olacağını söylerler. Bazı âlimleride elli yaşında olacak derler.! Bu fırkanın yüzde doksanı Mehdi (aleyhisselam)’ın emni korku sebebiyle gelmediğini söylerler. Halbu ki Şii’lerin tarih boyunca devletleri olmuştur. Mesela Fatimi, Safevi gibi devletleri vardı. Günümüzün İran devleti yine Şii’lere ait. Bu devletlerin varlığında ortaya çıkmıyorsa ne zaman çıkacak?! Elhasıl Şii’lerin Rafızi fırkası Mehdi (aleyhisselam)’ın inancı konusunda karmakarışık ve hurafelerle dopdolu. Böyle mübarek bir zata yakışmayacak ve caiz olmayan sıfatları nisbet ederler. “Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur” (Nur, 40) Bu aktardığım inanç ve sözleri, Elkafi, El’imam El’mehdi ve Zuhuruhu, Keşfil Gumme ve Envar Numaniyye adındaki kitaplarında geçer. Ehl-i Sünnet vel cemaatin inancına göre Mehdi (aleyhisselam)’ın durumu şöyle: Allah-u Teâlâ bozulan bu ümmetin ıslahı ve kıyametin bir alameti olarak ahir zamanda, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in torunu olan Hasan (radıyallahu anh)’ın soyundan nur yüzlü, takva ehli, efendimizin sünnetini canlandıracak salih bir zat gönderecektir. Adı Muhammed, babasının adı Abdullah olacaktır. Müslümanlar ona Mescidi Haramda Kabe’nin yanında, Rükün ile Makam arasında bey’at edeceklerdir. Müslümanların liderliğini yedi sene yapacaktır. Allah-u Teâlâ dilerse sekize tamamlayacaktır. Sonra gökyüzünden İsa (aleyhisselam) inecek, onun arkasında namaz kılacak, Mehdi (aleyhisselam) emirliği ona bırakacaktır. İmam Ahmed’in rivayet ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mehdi, biz ehli beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah edecektir.” Alimlerimiz onun ıslahı konusunda şu açıklamayı yapar: “Allah onu bir gecede ıslah edecektir”sözü şu ihtimalleri taşır; Ya onu bir gecede halifeliğe, emir olmaya ve müslümanların başını çekip liderlik yapacak konuma getirir. Veya onu arındırıp güzel sıfatlarla süsleyip salih bir mü’min haline getirir. Yada etrafındaki müslümanların ve özellikle “ehlül hal vel akd” denen istişare heyeti olan âlimlerin, onu imam olarak görüp tabi olmaları ve böylece ümmetin onun imameti konusunda ittifak ederler. Onun zamanında insanlar müslüman olsun kâfir olsun bolluk içinde yaşayacak, zekat vermek isteyen müslümanlar zekatlarını verebilecekleri bir fakiri bulamayacaklardır. Müslümanların beytül malı hazinelerle dolacak, ihtiyaç sahibi olanlar gelip ihtiyaçlarını alsınlar diye seslenilince kimse gidip bir şey almayacaktır. İslam devletini kurması ve şeriatı tatbik etmesi sebebiyle her tarafta emniyet oluşacaktır. Onun hakkında gelen hadislere bakıldığında, oturdukları yerde, İslami devletin gök yüzünden inmeyeceği, tıpkı Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve sahabesinin mücadele vererek, fedakarlık yaparak, hicret ederek ve cihad ederek nasıl devlet kurdularsa, Mehdi (aleyhisselam) ve etrafındaki sadık müslümanlarda aynı yolu takip edip devlet kuracakları anlaşılmaktadır. Çünkü bu dava samimi müslümanların davasıdır. Fedakar ve cefakar müslümanların davasıdır. Bu dava müslümanların temiz kanlarıyla sulanmadığı müddetçe yeşermeyecek ve semere vermeyecektir. Bu dava particilerin, karnı şişkin rahatlık ve lüksiyet içinde yaşayan, dünya karşılığında dinlerinden taviz veren kimselerin davası değildir. İmam Malik (rahimahullah)’ın dediği gibi: “Bu ümmetin başı nasıl ıslah olduysa, bu ümmetin sonuda ancak böyle ıslah olacaktır.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurur: “Horasan tarafından siyah sancaklıların geldiklerini görürseniz, karın üstünde sürünerekte olsa onlara gidip katılınız. Çünkü onların arasında Allah’ın halifesi Mehdi bulunmaktadır.” (İmam Ahmed. Hakim bu hadisin Buhari ve Müslimin şartlarına uygun olduğunu söylemiştir.) Mehdi (aleyhisselam)’ın içinde bulunduğu, Horasan tarafından gelecek olan siyah sancaklı mücahidleri haber veren epey hadis vardır. Bu hadisler Horasan bölgesinde cihad eden müslümanlara müjde vermektedir. Rabbim bizleri bu mübarek taifeden eylesin, Mehdi (aleyhisselam)’ın askerlerinden kılsın. Mehdi (aleyhisselam)’ı işaret eden başka bir hadiste şöyle buyurulur: “Kıyamet kopana kadar hak üzere olup savaşan bir gurup olacaktır. Meryem oğlu İsa indiği zaman, emirleri; “gel bizlere namaz kıldır” dediğinde, “hayır, Allah-u Teâlâ’nın bu ümmete ikramı olarak birinizi birinize emir kılmıştır.” (Müslim) Yine bu konuda Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle rivayet edilir: “Abdullah bin Mesud (radıyallahu anh) derki: Bizler Peygamber Zişanın yanında otururken, Haşim oğullarından bazı gençler çıkageldi. Peygamber Zişan onları gördüğünde gözleri doldu ve yüzü değişti. Dediler ki: Ya Rasûlallah! Hala yüzünde hoş olmayan bir ifade görüyoruz. Dedi ki: Allah-u Teâlâ biz Ehl-i Beyte, dünyaya karşı ahireti tercih etmiştir. Benden sonra ehli beytim bela, sıkıntı ve kovalamaca görecektir. Sonra doğu tarafından siyah sancaklı topluluk gelecektir. Hakkı talep edecekler fakat onlara verilmeyecektir. Bunun üzerine savaşacak, zafer kazanacak ve istekleri verilecektir. Fakat ehli beytimden bir adama onu takdim etmedikçe taleplerini almayacaklardır. Dünyayı zulüm ile doldurdukları gibi, oda adaletle dolduracaktır. “Sizden buna yetişenler, karın üstünde sürünerek dahi olsa onlara gitsinler.” (İbni Mace, Ebu Nuaym ve İbnu Ebi Şeybe) Zayıf bir hadiste, Mehdi (aleyhisselam)’ın Kostantiniyye (İstanbul)’u fethedeceği geçer. Mehdi (aleyhisselam) peygember değil, bizim gibi bir beşer ama hayırlı bir insandır. Kerametleri olacaktır. İslam dinini yayacak ve hakim kılacaktır. Görevini bitirdikten sonra vefat edecektir. Ama Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’inde buyurduğu gibi vefatından sonra hayatın bir hayır kalmayacaktır. Mehdi (aleyhisselam)’ın gelişi ile ilgili olarak İmam Şevkani (rahmetullahi aleyhi) derki: “Mehdi (aleyhisselam)’ın gelişi ile ilgili olarak elli hadis vardır. Bu hadisler sahih, hasen ve zayıf olarak üç kısımdır. Ancak şüphe yoktur ki bu hadisler tevatür derecesine varmaktadırlar.” Mehdi (aleyhisselam)’ın gelişi ile ilgili, Hafız Ubu Nuaym El-Esfahani’nin iki kitabı vardır. Birinde kırk hadis toplamış, ikinci büyük kitabında gelişi ile ilgili olarak yüzelli altı hadis toplamıştır. Gerek Mehdi (aleyhisselam)’ın gelişi, gerek İsa (aleyhisselam)’ın inişi ve gerekse Deccal’ın çıkışı, tevatür derecesine ulaşan hadislerle sabittir. Dinine ehemmiyet veren ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözlerinin değerini anlayan bir müslüman bu gerçekleri inkar edemez. İnkar eden kimse bu ayetin muhatabı olma durumunda kalır: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim peygembere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 115) İmam Ahmed (rahmetullahi aleyhi) derki: “Kim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisini inkar ederse, o helak olmanın kenarındadır.” İshak Bin Rahaveyhi (rahmetullahi aleyhi) derki: “Kime Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisi ulaşıpta, sahih olduğunu tespit ettikten sonra, o hadisi reddederse küfre girer.” Yine Ehl-i Sünnet âlimlerinden Ebu Muhammed El-Berbehari (rahmetullahi aleyhi) derki: “Eğer adamın birini, gelen eserleri reddettiğini veyahut Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haberlerinden bazısını kabullenmediğini görürsen onun müslümanlığını ittiham edebilirsin. Çünkü o adi sözlerin ve aşağılık mezhebin yolcusudur.” Mü’min ile kâfiri birbirinden ayıran en önemli unsurlardan biride gaybe imandır. Ehl-i Sünnet metoduna sahib olan müslümanlar, gelen nakilleri aklın önüne geçirirler. Bidat ehli fırkalar ise aklı naklin önüne geçirirler. Rafizi’lerin bir kısmına göre Mehdi (aleyhisselam) gelmedikçe cuma namazı kılınmaz, cihad edilmez inancı vardır. Bizlere bu yanlış inanç sızmamalı, dünyanın bu kötü gidişatına seyirci kalmamalı, Allah’ın dinini yükseltmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri kalmamalıyız. Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Musa Ebu Cafer