“Statüko Baskısı” Fitnesi

بسم الله الرحمن الرحيم Allah’a hamd olsun. O’ndan yardım diler ve yalnızca O’na ibadet ederiz. Salât ve Selam kıyametten önce yalnızca Allah’a ibadet edilsin ve O’na şirk koşulmasın diye kalemle değil de kılıçla gönderilen Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’e olsun. Bundan sonra: Hali hazırda içerisinde yaşamış olduğumuz vakıaya birçoğumuz için diğerlerinden çok daha şiddetli ve tehlikeli bir fitne eşlik ediyor. Bu fitnenin diğerlerinden daha tehlikeli ve şiddetli olmasının sebebi ise bu fitnenin hakkı bilen veya bazısı ile daha önceleri amel etmiş olan insanlardan sadır olmasıydı. Ancak bu adamlar şu veya bu sebepten dolayı arifi oldukları hak ile tam anlamıyla veyahut Allah’ın istediği vecih üzere amel edemediler. Bunun ardından kendileri ve kazançları güvende kalsın diye Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın emirlerini Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın razı olacağı şekilde yerine getirmek için çalışanları alıkoymak için ortaya şüpheler atmaya başladılar. Bu fitne, hakkı gizleme ve insanları bu haktan alıkoyma yolunda hile ve dolandırıcılık içerdiği için ayrı bir tehlike arz etti. Şeyhülislam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) Allah (subhanehu ve teâlâ) ona rahmet etsin! Ne güzel de söylemiş: “Batıl, hakkı ifsad etmekten başka bir vucudiyyet (varlık) sergileyemez.” Bu garip uyum ve sert kombinasyon şairin bahsettiği gibi bir hâl aldı: Sen her yerde fitneler göreceksin Oralarda din cömertçe satılacak Güçlüler oralarda altınları ve sopaları ile Bencil arzuların ve kötü niyetli Eğilimlerine göre fetvalar verdirecek! Hâl böyle olunca, vakıa Allah’ın emirlerini yerine getirmek isteyenlere baskı uygulamaya başlar. Çünkü onlar etraflarındaki herkesin, kendilerine içerisinde bulundukları durum nedeniyle muhalefet ettiklerini ve tüm güçlerini kullanarak kendileriyle mücadele ettiklerini fark ederler. Ancak onlar yardımcı ve sırdaşların yokluğuna aldırmadan bu korku dolu yolda yürümeye devam ederler. Onlar yürümeye devam ederken onların etrafında bulunan herkes onları teslim olmaya veya pazarlık yapmaya veyahut orta yolu bulmaya davet eder. Tabi bu davetler çok meşhur ve bilindik sloganlar eşliğinde arz edilir. Bu fitne fıkhi yollarla tahric edilip, şer’i boyalar ile boyandığında Allah’ın emrini yerine getirmek isteyenlerin hissettiği baskı çok daha tehlikeli boyutlara ulaşır. Çünkü bu fitne artık “Vasat olmaya çağrıya ve aşırıcılığı ve abartıyı izale etmeye” dayanır. Baskı devam eder ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek isteyenlerin aleyhine çeşitli düzeylerde töhmetler sıralanmaya başlar. Onların etrafındaki herkes onları; Abartmak, aşırıcılık hatta haricilik şöyle dursun, terörizmle suçlarlar. Kul kendisini bir anda hiçbir şer’i dayanağı olmayan ve artık kulaklarını sağır edecek dereceye varan bir düzüne itham ve kınamalarla kuşatılmış hâlde bulur. Kendisine her taraftan, “İçerisinde bulunduğu durumun batıllığı, doğru yoldan çıktığı, dinden yavaş yavaş uzaklaştığı ve bütün herkese muhalefet ettiği” söylenir. Hedef; Kulu baskı altına almak ve insanları hakka davet etmek şöyle dursun, kendi nefsinde bile hakka intisap etmekten ictinab etmesini sağlamaktır. Ardından, Allah’ın emirlerini yerine getirirken tavizler, geriye dönmeler, sakınmalar ve caymalar baş gösterir. Ve kişi artık düzene uyum sağlamaya çalışır. İmam Fudayl bin İyad (rahimehullah) şöyle söylemiştir: “İnsanların hak ile batıl, mü’min ile kâfir, maruf ile münker arasında ayrım yapmadıkları bir güne yetişirsen hâlin nice olur…” İmam İbn-u Batta (rahimehullah) Fudayl bin İyad (rahimehullah)’ın bü sözlerine dipnot düşerken şöyle söyledi: “Bizler Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz! Vallahi biz bu güne ulaştık ve gördük. Çok daha fazlasını öğrendik ve müşahede ettik. Allah’ın kendisine sağlıklı bir akıl ve görebilen iki göz ihsan ettiği biri, eğer en doğru en kısa yolu takip ederek İslam’ın ve Müslümanların hâlini tefekkür edip bu hususta kafa yorarsa, insanların genelinin ve en meşhurlarının dinlerini bırakıp gerisin geriye döndüklerini ve böylece amaçlarından uzaklaşıp doğru delili terk ettiklerini görecektir. Artık insanların çoğu eskiden çirkin gördükleri şeyleri güzel, bir zamanlar haram gördükleri şeyleri artık helal ve önceleri kınadıkları ve reddettikleri şeyleri artık kabul eder hâle geldiler.” İbn-u Batta’nın bu sözleri “Statüko Baskısı Fitnesi”ne[1] çok açık bir işarettir. Zamanımızda insanların çoğu, statüko baskısının kendilerini bileziğin bileği çevrelediği gibi her taraftan kuşatmasıyla beraber bu baskıya yenik düştüler. Onlar bu güçlü basıncın altında kendilerine yöneltilen ithamları def etmeye çalışırken kalpleri kırıldı, belleri büküldü ve ruhları bu basınca dayanamayıp yenik düştü. Bu basınca yenik düşenler bir anda bu ithamların yöneltildiği insanlardan beraatlerini ve kendilerinin vasat, statükoya uygun ve mutedil bir menhec üzere olduklarını ilan etmeye yöneldiler. Statüko baskısı karşısında yenilgiye uğrayan bu insanların yol edindikleri bu menhec var olan statüko ile bir araya gelir ve asla ona savaş açmaz. Çünkü zaten bu yeni menhec statüko tarafından oluşturulmuştu ve tek mercii gene statükoydu. Bu nedenle bu yeni menhec nazikçe ıslah eder ve barışçıl yollarla değiştirmeye çalışır. Onlar, bu gaye uğrunda istenildiği gibi şekillenirler ve kendilerine uygulanan basınç oranında itaatkâr olurlar. Taifetu-l Mansura’ya gelecek olursak; Onlar statüko baskısını def ederler ve bu baskıya göre şekillenmezler. Çünkü onların birinci derecedeki amaçları düzeni Allah’ın emrine amade kılıp ona göre şekillenmesini sağlamaktır. Ve onlar öncelikle Allah’ın fazlı sonra da menheclerine olan sabırları ve yakinleri sebebiyle bunu başarıyorlar. Sabırları ve yakinleri ile başarıyorlar çünkü Allah’ın emirlerini Allah’ın istediği şekilde yerine getirmek isteyenlerin yaşadığı bu statüko baskısı çeşitli tezahürü ve farklı yönleri ile çok garip bir baskıdır. Rabbim bizleri fitnenin zahir ve batın olan her çeşidinden muhafaza etsin. Davamızın sonu Allah’a hamd etmektir. Tercüme: Ebu Mervan El-Halili 1 - Statüko: Bir yerde hüküm süren mevcut düzen. Not: Vakıa kelimesi statüko, mevcut düzen manasında kullanılmıştır. Şehid Şeyh Ebu Mus’ab ez-Zerkavi


İslam Tarihi
EDİTÖRÜN SEÇİMİ
beyazminare
Münafıkların 50 Alâmeti: 23 – Hasımlaşmada Ahlaksızlık Yapmak !
بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم أَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِةٍ أَجْمَعِين . Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem; “…vehasımlaştığı zamanda ahlaksızlık yapar” buyurmuştur.İbn Receb, Camiul Ulum vel-Hikem’de derki;“ Burada fücur (ahlaksızlık) kelimesinin anlamı; hakkı batıla,batılı hakka çevirinceye kadar kasten haktan ayrılmaktır.Bu, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’inde buyurduğu gibi yalanın getirdiği bir durumdur;“Sizi yalandan sakındırırım! Zira yalan fücura götürür. Fücur ise cehenneme iletir.” Sahihayn’de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğuda rivayet edilmiştir; “Şüphesiz Allah’ın en çok buğz ettiği kişihasımlıkta aşırılık edendir.” Yine şöyle buyurmuştur; “Bana davalılar gelir. Bunlardan birinin delili, diğerine nazaran daha ikna edici olur. Bende ancak işittiğime göre hükmederim. Ancak kime bir müslüman kardeşinin hakkını vermişsem, onu almasın.Zira ona ancak ateşten bir parça vermişimdir." Başka bir hadisi şerifte de;“Şüphesiz beyanın bazısı sihirdir.” Buyrulmuştur.Eğer kişi husumet anında kudret sahibi ise,bu husumetin din veya dünya hakkında olması farketmez, batıla yardım eder, dinleyenlere haklı olduğunu düşündürür ve hakkı hafife alarak onu batıl suretinde gösterir. İşte bu haramların en çirkinlerinden ve nifak hasletlerinin en kötülerindendir. Ebu Davud,Sünen’indeİbn Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor; Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur;“Kim batıl olduğunu bildiği bir davada husumet yaparsa onu bırakıncaya kadar Allah’ın gazabında olmaya devam eder
1 ay önce
beyazminare
Münafıkların 50 Alâmeti : 22 – Konuşmalarında Küfrü İzhar Etmeleri !
بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم أَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِةٍ أَجْمَعِين . Daha önce onların içlerinde küfrü gizlediklerini öğrenmiştik. Allah Teala buyurmuştur ki; “İnsanlardan bazıları da vardır ki , inanmadıkları halde"Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.Onlar(kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allahda onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiylede onlar için elîm bir azap vardır.” (Bakara8-10) İslam’ı izhar ederler ama bazen dillerinden küfür cümlesi kaçırarak veya küfürde yarışarak küfrü açığa çıkarırlar. Allah Azze ve Celle onlar hakkında şöyle buyurmuştur; “(O sözleri) söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) yeltendiler.” (Tevbe 74) “Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla "inandık" diyen kimselerden ve Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin.”(Maide41) Düşman onların üzerine kuvvetle girip onlardan kafir olmalarını isteseler tereddüt etmeden kafir olurlar.Çünkü zaten onların aslı budur.En düşük bir korku anında imanı muhafaza etmezler,ona tutunmazlar. Allah Teala buyuruyor ki;“Eğer (Medine'nin) her yanından onların üzerine (girilip saldırıl) saydıda kendilerinden (halka) baskı ve işkence yapmaları istenseydi bunu yaparlardı;bunu yapmakta fazla gecikmezlerdi.” (Ahzab 14) Hatta iş o raddeye varmıştır ki,fitneye düştükleri zaman küfre zorlanmadıkları halde mücerret olarak küfrederler.Allah Teala’nın buyurduğu gibi; “İnsanlardan kimi vardır ki:"Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Hâlbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa,mutlaka,"Doğrusu bizde sizinle beraberdik" derler .İyide, Allah , herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? Allah, elbette (O'na gönülden)iman edenleri de bilir,iki yüzlüleride bilir (ortaya çıkaracaktır).”(Ankebut 10-11)
1 ay önce
beyazminare
Münafıkların 50 Alâmeti : 21 – Büyüklenme ( Kibir )
بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم أَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِةٍ أَجْمَعِين . Kibir, yüz çevirme, hakka veya Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e çağrılınca sırt çevirmek yahut nasihati kabul etmekten burun kıvırmak onların çirkin sıfatlarındandır. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Onlara: Gelin, Allah'ın Peygamberi sizin içinmağfiret dilesin,denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun 5)Onlar ve sahabelerden başkaları kendileri için bağışlanma dilenmesine muhtaç olup bunu isterler. Fakat kibir onları kaplayınca büyüklenerek başlarını çevirirler. Bağışlanma istediklerinde ise bunu ancak takiyye olarak ve gösteriş için yaparlar. AllahTeala onları yalanlayarak buyurmuştur ki; “Bedevîlerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki:" Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. Deki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Fetih 11) İbn Kesir diyor ki;“Allah Teâlâ burada Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e,aileleri ve meşgaleleri içinde kalmayı tercih ederek Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber gitmeyi terk eden bedevilerin nasılözür beyan edeceklerini haber veriyor. Onlar aileleri ve malları ile meşguliyetlerini ileri sürerek mazeret beyan etmişler ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendileri için istiğfarda bulunmasını istemişlerdi. Bu, onların inandıklarından dolayı değildir.Aksine onların bu mazeret beyanları sırf Müslümanlardan bir korunma ve yapmacıklıktan ibarettir.”
1 ay önce
beyazminare
Zilhicce’nin İlk On Günü !
بسم الله الرحمن الرحيم، الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين Müfessirlerin geneline göre Allah Teâlâ’nın Fecr 2. ayetinde yemin ettiği “10 gece” Zilhicce’nin ilk 10’udur. Zilhicce’nin ilk 10 günü Allah katında -haftanın en faziletli günü Cuma günleri de dahil- sene günlerinin en faziletli, en büyük günleridir. Bu 10 gün içinde en faziletli gün ise 9. gün olan Arefe günüdür. Yani Arefe, sene günlerinin en faziletli günüdür. Buhârî, Tirmizî ve başkalarının rivayetine göre bu 10 gün içerisinde yapılan -oruç, tekbir, zikir, namaz, Kur’ân okumak, infak, ribat tutmak, dua, istiğfâr gibi- herhangi bir salih amel, başka günlerde yapılan herhangi bir salih amelden -velev ki bu amel Allah yolunda cihad bile olsa- daha faziletli, Allah’a daha sevimlidir. Ancak canı ve malıyla (atıyla, silahıyla) düşmana karşı savaşıp da -kendisi dönse de- malından hiçbir şeyle dönmeyen, ya da şehid olup hem canından hem de malından hiçbir şeyle dönmeyen kişinin cihadı bundan müstesnadır. Binâen aleyh; bu 10 günde yapılan farz ameller diğer günlerde yapılan farz amellerden daha üstündür. Keza bu 10 günde yapılan nafilelerin ecri başka günlerde yapılan nafilelerin ecrinden daha fazladır. Ama bu günlerdeki nafileler başka günlerdeki farzlardan daha faziletli değildir. Bu günlerde yapılan amellerin en faziletlisi hacc-ı mebrûr (kabul olunmuş hac)’dır. İbn Hacer el-Askalânî (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bu günler, içerisinde ibadetlerin anaları; namaz, oruç, sadaka ve hac toplandığı için diğer günlerden üstün kılınmıştır.” Kimi alimler bu 10 günün Ramazân’ın son 10 gününden daha faziletli olduğunu, kimileri ise bunun tam aksini söylemişlerdir. Ancak daha doğru olan şudur; bu 10’un gündüzleri, içerisindeki Arefe günü (9. gün) ve kurban bayramı (10. gün) sebebiyle daha üstündür. Ramazân’ın son 10’unun geceleri, Kadir gecesini içermesi sebebiyle bu 10 günün gecelerinden daha üstündür. Racih olan görüşe göre Zilhicce ayının ilk gününden itibaren evlerde, yollarda, mescidlerde, çarşı-pazarlarda, iş yerlerinde, gece-gündüz bu 10 günün bütün vakitlerinde Allah Teâlâ’yı tekbir etmek müstehabtır. Daha doğru bir ifadeyle bu ayın ilk gününden ta 13. günün güneşinin batmasına kadar (yani “teşrîk günleri”nin sonuna kadar -ki 11, 12 ve 13. günlere “teşrîk günleri” denmiştir-) müstehabtır, toplumumuzda terkedilmiş bir sünnettir. Buhârî’nin (rahimehullah) sahîh’inde söylediğine göre İbn Ömer ve Ebu Hureyre (radiyallahu anhuma) bu 10 günde çarşıya gidip tekbir getirirler ve insanlar da onların tekbiriyle tekbir getirirlerdi. Dolayısıyla toplu yerlerde seslice, keza mikrofon v.b cihazlarla ve toplu bir şekilde (tek bir sesle) de tekbir getirilebilir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'den tekbir’in nasıl getirileceği hakkında belli bir sîğa sabit olmamıştır. Ama sahabesinden bir takım sîğalar varid olmuştur. Bunlardan biri toplumumuzda bilinen; 2 defa "Allâhu ekber" denilerek başlayan sîğa, biri de 3 defa denilerek başlayan sîğadır. 3 defa söylendiği sîğa İbn Mes'ûd’dan (radiyallahu anh) sabittir. Bunlardan başka sîğalar da gelmiştir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bu 10 günde tehlîl’i (Lâ ilâhe illallâh), tekbîr’i (Allâhu ekber) ve tahmîd’i (elhamdulillâh) çoğaltın.” (Ahmed) Tâbiînden Meymûn b. Mihrân (rahimehullah) şöyle demiştir: “Sahâbe’ye ulaştım, onlar bu 10 günde tekbir getiriyorlardı. Öyle ki tekbirlerin çok oluşundan bu günleri dalgalara benzetiyordum.” Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “…ve bilinen günlerde Allah’ın ismini ansınlar.” (Hacc 28) Nevevî (rahimehullah) şöyle söylemiştir: “İbn Abbâs, İmam Şâfiî ve alimlerin geneli: “Bilinen günler Zilhicce’nin ilk 10 günüdür” demişlerdir. Bil ki bu 10 günde diğer günlerden fazla olarak zikirleri çoğaltmak müstehabtır. Arefe gününde ise bu 10 günün geriye kalan günlerinden daha çok zikretmek müstehabtır.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) 10. gün hariç ilk 9 günde oruç tutardı. Zira 10. gün bayram olduğu için bu günde oruç tutmak ittifakla haramdır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşlerinden bazıları şunu nakletmişlerdir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Zilhicce’nin 9 gününde, Âşûrâ gününde ve her aydan üç günde oruç tutardı.” (Ebu Dâvûd) Nevevî (rahimehullah) alimlerin: “Bu 9 günde oruç tutmak kuvvetli bir müstehabtır” dediklerini aktarmıştır. Özellikle Arefe günü oruç tutmak daha tekitli bir sünnettir. Ancak hacılar için ise bu müstehab değildir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle söylemiştir: “Allah’tan Arefe günü orucunun öncesindeki ve sonrasındaki sene(nin günahlarına) keffaret olmasını umarım.” (Muslim) Alimlerin geneline göre affedilen bu günahlar küçük günahlardır. Kimi alimler ise büyük günahlara da keffaret olacağının umulduğunu söylemişlerdir. Kimi âlimler hem geçmiş hem de gelecek senenin günahlarına keffaret olmasını, Allah Teâlâ’nın bu iki senenin günahlarını affetmesi, kimi alimler ise geçmiş senenin günahlarını affetmesi, gelecek senede ise kişiyi günah işlemekten koruması, onu günah işlememeye muvaffak kılması olarak açıklamışlardır. Bazı alimler şöyle demişlerdir: “Bunda şuna işaret vardır ki; kim Arefe günü oruç tutarsa o sene içerisinde ölmez!” Bu 10 gün içerisinde Arefe orucundan sonra en faziletli oruç “Terviye günü” denilen 8. gün’de oruç tutmaktır. Hatta Mâlikîler bu günde oruç tutmanın geçmiş seneye keffaret olduğunu belirtmişlerdir. Ebu Osman en-Nehdî (rahimehullah) şöyle demiştir: “Sahabe üç “10”u tazim ederlerdi (çokça ibadet ederlerdi): Ramazân’ın son 10’u, Zilhicce’nin ilk 10’u ve Muharrem’in ilk 10’u.” “Gariptir ki, Ramazân’da kendimizde amele yönelik canlılık, ciddiyet ve gayret buluyoruz. Ama sonra Zilhicce’nin ilk 10 gününde ise tembel oluyoruz. Halbuki bu günler Ramazân günlerinden daha büyük, bu günlerde amel etmek Allah Teâlâ katında daha sevimli ve daha faziletlidir.” (Muhammed Salih el-Muneccid) “Kâr etmek isteyen ve üzerinde borçlar birikmiş bir tüccara yaptığı ticaretinin sezonu gelse ve bu zamanlarda uyusa bu kimse akıllı mıdır?! İşte Zilhicce’nin bu günleri, kâr edip izzetin Rabbi’nin, Rahîm’in katında yakınlık kazanmak ve günah borçlarını kapatmak için sezonumuz!”  (İyâd Kuneybî) Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
2 ay önce
beyazminare
Kuzuların Sessizliği: Gazze, Büyük Cihad Ve Küçük Cihad !
  بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم أَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِةٍ أَجْمَعِين . "Kuzuların Sessizliği" tabirini hepimiz duymuşuzdur. 1988 yılında bu adla yazılan meşhur kitap 1991 yılında sinemaya uyarlandı ve kült filmler arasında yerini aldı. Kitaba ve filme adını veren bu tabirin eski Yunancadan geldiği ifade ediliyor. Kurban edilmeye götürülen masum canlıların çaresizliğini ifade eden bir tabir, eserlerde anlatılan olaylara yakıştırma yoluyla uygun görülmüş, dolayısıyla bu isim tercih edilmiş. Bu tabir nedense aklıma İslam aleminin içerisinde bulunduğu hali getiriyor. Aslına bakacak olursak İslam aleminin maruz kaldığı vahşi cinayetler karşısında yıllardan beri iki tür sessizliğe şahit olduk: - Kuzuların sessizliği tabiriyle özdeşleşecek şekilde masum yavrularımızın, mustazaf çocukların, kadınların ve erkeklerin sessizliği. Bunlar imanlarında sebat eden ve maalesef ellerinden gelen hiçbir şey olmadığı için sessizce ölüme giden Müslümanlardı. - Diğer tür sessizlik ise belamların, sihirbazların ve şarlatanların sessizliğiydi. Bunlar Müslümanların yaşadığı her türlü zulüm ve cürüm karşısında susan, efendilerini savunan sözde alimler, yazarlar, çizerler, kalem sahipleri ve diğerleriydi. Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Türkistan'da, dünyanın dört bir yanında Müslümanlar zulme uğrarken ve zulme karşı kıyam ederken bunlar susmayı tercih etti. Dahası İslam alemini de suskunluğa teşvik, hatta icbar ettiler. İşte iki tür sessizlik: Biri masum ve mağrur şekilde imanında sebat ederek ölüme gidenlerin sessizliği. Diğeri ise sanki hiç ölmeyecekmiş, ölümü kendisinden savabilecekmiş gibi davranan, hakkı eğip büken ve Müslümanlara ihanet edenlerin sessizliği. Akıllara şu ayet geliyor: "Onlar, kendileri evlerinde oturup da (sefere çıkan) kardeşleri hakkında 'Eğer bize uysalardı (cihada çıkmasalardı) öldürülmezlerdi' diyenlerdir. De ki 'Eğer doğru sözlüler iseniz kendinizden ölümü savın.'" (Al-i İmran, 168) *** 7 Ekim'den bu yana Gazze'deki Müslümanların dinlerini, haysiyetlerini, namuslarını ve beldelerini korumak için bir savunma cihadında bulunduğuna şahitlik ediyoruz. Allah onlardan kabul etsin ve cihadlarını dünyada ve ahirette başarıya ulaştırsın. Gazze'deki Müslümanlara benzer şekilde İslam aleminin her bir köşesinde yıllardır cihad eden çok sayıda Müslüman bulunuyor. Bunlar da dinlerini, haysiyetlerini, namuslarını ve beldelerini korumak, yeryüzünde Allah'ın hükmünü ikame etmek için mücadele veriyorlar. Fas'tan Türkistan'a kadar İslam aleminin her bir köşesinde birçok Gazze var. Geçtiğimiz günlerde Gazze'de yaşanan muharebeleri takip ederken şunu düşünmeden edemedim: Yaklaşık 250 gündür Gazze'de cihad devam ederken, yukarıda saydığımız kalem ve kelam erbabının hiçbirinden, daha önceden alışık olduğumuz kelimeleri duyamadığımızı fark ettim. Demem o ki hiç kimse "küçük cihad"dan, "büyük cihad"dan bahsetmiyordu. Kimse "böyle cihad olmaz", "cihad aslında savaşmak değildir" demiyordu. Kimse cihadın anlamına dair insanların beyinlerini bulandıracak akademik tezviratlar üretmeye çalışmıyordu. Bunun nedeni elbette bu kimselerin çok büyük mücahidler olmaları veya cihadı desteklemeleri değildi. Nedeni tek kelimeyle ifade edecek olursak "rüzgar"dı. Piyasanın rüzgarı o yönde estiğinden, daha önce Müslümanların savaşması aleyhinde fırtınalar estiren sihirbazların köşelerine çekilerek sustuklarına şahitlik ettik. Hatta bunların bazıları Gazze konusunda çok büyük cihad savunucuları ve Müslümanların dertleriyle dertlenen kimseler kesildiler. Sanki yıllardır Müslümanları Kudüs'ün kapılarını açacak cihad zihniyetini kuşanmaktan alıkoyan kendileri değilmiş gibi. Burada muradım aslında bu kişileri tenkit etmek değil. Kalbinin kapılarını kilitleyerek kibir kulelerine tırmanmış bu kişilere sesimizi duyurmanın pek mümkün olduğuna zaten inanmıyorum. Muradım aslında kalbinde halen iyi niyet taşıyan Müslüman kardeşlerime, bilhassa gençlere seslenebilmek. İslam şu ya da bu kişinin, şu ya da bu kurumun gölgesinde yaşanabilecek bir din olmaktan fersah fersah uzaktır. Esasen İslam, özellikle bu çağda, öğlen güneşinin altında uzun bir yolu hiçbir gölgeye sığınmadan yürümeye mecbur kalmak gibidir. Yolun çevresinde gölgelikler bulunabilir, ancak bizlere bir gölgenin serinliğini sağlamayı vadeden herkes, bizi aslında yolun değil, kendi gölgesinin ehli olmaya çağırmaktadır. Enes bin Malik radiyallahu anh'tan rivayetle Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o gün dininin gereklerini yerine getirmek için sabreden kişi avucunda kor ateş tutan kimse gibi olacaktır." (Tirmizi, Fiten, 73) Kıymetli kardeşlerim! Geçimini, toplumsal statüsünü, arkadaş çevrelerini, itibarını ve hayatına dair bu gibi unsurları başkalarına borçlu olanlar, maaş bordrolarının ve kurumsal imkanların sunduğu şartlara tamah edenler, Müslümanlara ne için yaşayıp ne için öleceklerini anlatamazlar. Bunlar ne arzu ettikleri gibi düşünebilir, ne inanabilir, ne yaşayabilir ne de konuşabilirler. İşte bunlar sessizliğini satan ve Müslümanları yüz üstü bırakan kimselerdir. Gazze'de 250 gündür şehid olan on binlerce Müslümanın kanları asla boş yere akmamıştır. Onların kanları hem kendileri için bir cennet vesilesi hem de uyutulan Müslümanların uyanması ve dinlerinin gereklerine dönmesi için bir uyanış çağrısıdır. Elbette duymak isteyenler için. Mahmut Cemil İnce
2 ay önce
AFGANİSTAN
Afganistan'da savaşın sona ermesinin ardından ekonomik gelişmeler hızlanıyor. Ekonomik gelişmelerle birlikte ülkenin ihracat rakamlarında da artış yaşanıyor. Afganistan Ticaret ve Sanayi Odası'ndan yapılan açıklamada, "ülkede İslam Emirliği yönetiminin kurulması ve ihracat üzerindeki yüksek gümrük vergilerinin kaldırılmasının ardından ihracat rakamlarında kayda değer bir artış yaşandığı" ifade edildi. Ticaret ve Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Yunus Momend, son dönemde Afganistan'ın Türkiye'ye ihracatında yüzde 53'lük bir artış olduğunu, İran ve Pakistan'a yapılan ihracatta da önemli bir artış kaydedildiğini bildirdi. Momend, ihracattaki artışın sebebinin İslam Emirliği yönetiminin yüksek gümrük vergilerinden feragat etme kararı olduğunu ifade etti. Momend'e göre söz konusu karar ticareti kolaylaştırdı ve ihracat faaliyetlerini artırdı. Momend ayrıca Afganistan'ın birçok sektörde kendi kendine yetecek seviyeye ulaştığını ve ülkenin üretim kapasitesinin her geçen gün güçlendiğini vurguladı.

Eski Afgan diplomat 25 kilo altınla yakalandı

3 ay önce Hindistan medyası, Afganistan'daki eski yönetim bağlantılı diplomat Zekiye Vardak'ın 25 kilogram altın kaçırırken şehrin havaalanında gözaltına alındığını bildirdi. Eski yönetimle bağlantılı diplomatlar halen dünyanın bazı ülkelerinde "Afganistan İslam Cumhuriyeti" adı altında faaliyet göstermeye devam ediyor. Birçok ülkede eski yönetimin diplomatik misyonları kapatılmış ve Afganistan İslam Emirliği yönetimine devredilmiş durumda. Ancak bazı ülkelerde tamamen veya kısmen eski yönetimin diplomatları bulunuyor. Zekiye Vardak da bu kapsamda "Mumbai Başkonsolosu" sıfatıyla Hindistan'da bulunuyordu. Times of India'ya göre olay 3 Mayıs Cumartesi günü Vardak'ın Dubai'den Hindistan'a gizlice altın kaçırmaya çalıştığı sırada meydana geldi. Zekiye Vardak'ın davasının "altın kaçakçılığı davası" olarak kaydedildiği, ancak diplomatik dokunulmazlık nedeniyle şu anda kendisinin tutuklu olmadığı bildirildi. Zekiye Vardak ise karara tepki göstererek "Kişisel zorluklarla karşı karşıya olduğum ve aynı zamanda Hindistan'daki Afganistan Büyükelçiliğini desteklemek zorunda olduğum bir dönemde bu iddialar beni şaşırttı." ifadelerini kullandı Söz konusu altınların Mumbai havaalanında Zekiye Vardak'ın üzerinde bulunduğu ve Vardak'ın altınları kıyafetinin içine gizlediği belirtildi. Vardak, Hindistan yönetimine altın taşıdığına dair herhangi bir belge sunmadı. Hintli yetkililer, Vardak'ın altın kaçakçılığından yargılanan ilk yabancı ülke diplomatı olabileceğini ifade etti. Öte yandan Zekiye Vardak, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada "uzun süredir şahsi saldırılara maruz kaldığını" öne sürerek başkonsolosluk görevinden istifa ettiğini belirtti. Aslen bir mimar olan Vardak, uzun yıllar Kabil hükümeti bünyesinde danışmanlık görevi yürüttü. Sosyal faaliyetleriyle ön plana çıkan Vardak'ın babası, kardeşi ve eşi üst düzey askeri isimlerdi. Vardak'ın eşi aynı zamanda 6 yıl Afganistan'ın ABD Büyükelçiliği görevinde bulunmuştu.

İslam Emirliği lideri Ahundzade: Şeriat sistemini bize bahşettiği için Allah’a şükretmeliyiz

3 ay önce Afganistan'daki İslam Emirliği yönetiminin lideri Şeyhu'l Hadis Mevlevi Hibetullah Ahundzade, Ramazan Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayınladı. Ahundzade'nin mesajı İslam Emirliği yönetimi sözcüsü Zebihullah Mücahid tarafından sosyal medya üzerinden servis edildi. Başta Afganistan halkı olmak üzere dünyadaki tüm Müslümanların yaklaşmakta olan Ramazan Bayramı'nı tebrik eden Ahundzade "her şeyden önce, hayatın doğruluk ve mukaddes ilkelerle yönlendirildiği İslam şeriatı sistemini bize bahşettiği için Allah'a şükretmeliyiz" ifadelerini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Yüce Allah bize İslam şeriatı sistemini, barışı, kardeşliği ve birliği bahşetmiştir. Tüm bunlar onlarca yıldır mahrum kaldığımız nimetlerdir. Şimdi Allah bize bu nimetleri hatırlattığına göre şükretmek, onları kabul etmek, desteklemek, uygun şekilde ıslah etmek ve iyilik için çabalamak bizim görevimizdir." Ahundzade, alimlere de çağrıda bulunarak, "bu kişilerin Afganistan halkını ve yetkililerini Allah'a kulluğa yönlendirmek için büyük bir sorumluluk taşıdığını" vurguladı. Ahundzade'nin mesajında Afganistan'da uygulanan şeriat sisteminin muhafaza edilmesine vurgu yapıldı: "İslam'da Allah yolunda cihat, İslam şeriatını tatbik etmek için çok önemli bir araçtır. Ayrıca, mücahitler tarafından yapılan fedakarlıkları korumak ve toplumun korunmasını sağlamak temel hedeflerdir. Bu hedeflere ulaşmak için adaletin sağlanması, şeriat temelli yasal sınırların ve cezaların uygulanması ve şeriat ilkelerine bağlılığın sağlanması gibi çeşitli stratejiler kullanılmıştır. Ayrıca, baskıya direnmek ve ezilenleri savunmak zorunludur." Ahundzade'nin bayram mesajında vurgulanan bir diğer husus da eğitimdi. Yeni neslin eğitimi için çabaların sürdüğünü kaydeden Ahundzade şunları söyledi: "Yeni neslin dini ve modern eğitimi için Eğitim Bakanlığı tüm il ve ilçelerde geniş bir yapıya sahiptir ve yüzlerce dini ve bilimsel merkezi faaliyete geçirmiştir. Ayrıca, çeşitli illerde ve bazı ilçelerde tüm yetimlere günlük bakım, eğitim ve sponsorluk sağlamayı amaçlayan yetimhaneler de kurulmuştur ve bunlar bağımsız bir yönetim tarafından idare edilmektedir. Çocuklarına iyi bir terbiye, eğitim ve dini bilgi edinmeleri için fırsatlar sağlamak her Müslümanın sorumluluğudur." Afganistan'da güvenliği sağlamak için önemli bir çaba gösterildiğine vurgu yapan Ahundzade, Afgan halkına İslam Emirliği yönetimiyle güvenliği koruma hususunda iş birliği yapmaları çağrısında bulundu. Ülke ekonomisinin geliştirilmesine yönelik çabalara da değinen Ahundzade şu ifadeleri kullandı: "İslami sistemde, halkın ekonomisini geliştirmek şer'i bir sorumluluktur. İslam Emirliği, istihdam ve ekonomik fırsatlar sağlamak için işletmelerin kurulmasını ve kamu refahı faaliyetlerini teşvik ederek, imkanlar dahilinde halkının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Ayrıca boş oturmamak gerekir. Bireysel ve toplu olarak çalışma fırsatları sağlamaya çalışılmalı, yeni işletmeler kurulmalı, tarımsal ticaret teşvik edilmeli, endüstriyel çalışma için fırsatlar oluşturulmalı, hükümetle iş birliği yapılmalı ve ülke ekonomisi güçlendirilmelidir. İslam Emirliği de buna elverişli bir ortam sağlayacaktır. Çiftçilerin, zanaatkarların ve fabrika sahiplerinin işlerini kurmaları ve büyütmeleri için adil bir zemin sağlayacaktır. ve ortak çabaların bir sonucu olarak ekonomimiz büyüyecektir. Allah'a iman edin ve rızkınızı kazanmak için tüm meşru yolları takip edin, gayrimeşru işlerden kaçının, helal gelir elde edin ve açgözlü olmayın." Ahundzade'nin açıklamasında Afganistan'ın bölge ülkeleriyle ilişkilerinden de bahsedildi. Diğer ülkelerle iyi ilişkiler kurulmak istenildiği kaydedilen açıklamada şu ifadelere yer verildi: "Afganistan İslam Emirliği, İslami ilkeler doğrultusunda, diğer ülkelerle karşılıklı saygı ve anlayışa dayalı iyi ilişkiler kurmaya çalışmakta ve herkesi İslam Emirliği'nin iyi niyet ve samimiyetinden şüphe duymamaya davet etmektedir. Afganistan'ın egemenliğine, bütünlüğüne ve haysiyetine saygı gösterilmesini, her türlü anlaşmazlığın diyalog yoluyla ve karşılıklı saygı çerçevesinde ele alınmasını bekliyor ve talep ediyoruz. Uluslararası ilişkiler alanında, yüce İslam dini ışığında dengeli ve ekonomi odaklı bir politika izlemeyi hedefliyoruz. Afganistan'ın güvenliği, istikrarı ve refahının diğerleri için elverişli bir fırsat olmasını sağlayarak tüm milletlerle diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmaya çalışıyor, uluslararası toplumu İslam Emirliği ile iyi ilişkileri sürdürmeye ve karşılıklı fayda anlayışı içinde stratejiler benimsemeye çağırıyoruz." Ahundzade'nin açıklamasında Gazze Şeridi'nde 7 Ekim'den bu yana devam eden İsrail saldırılarından da bahsedildi. Filistin halkının İslam ülkeleri tarafından mümkün olan her şekilde desteklenmesi gerektiğini belirten Ahundzade şu ifadeleri kullandı: "Filistin meselesi gerçekten de tüm İslam ümmetini ilgilendiren bir konudur. İsrail saldırganlığı ve işgaline karşı Gazze halkıyla dayanışma içindeyiz. Mazlum Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü durumu ele almak ve İsrailli işgalciler tarafından işlenen her türlü adaletsizliği ve saldırganlığı toplu olarak kınamak İslam ümmetinin görevidir. Kaynaklarımızı seferber etmeli ve acılarını hafifletmek ve çatışmanın adil bir şekilde çözülmesi için çalışmak üzere Filistin'i mümkün olan her şekilde desteklemeliyiz. Uluslararası toplumun Filistin halkının karşı karşıya kaldığı adaletsizlikleri etkili bir şekilde ele almakta yetersiz kalması üzüntü vericidir. İnsan haklarını koruma iddialarına rağmen, devam eden zulmü engellemek ve bu adaletsizliklerin faillerini sorumlu tutmak için anlamlı bir eylem eksikliği söz konusudur. Bu durum gerçekten de derin bir üzüntü kaynağıdır ve tüm sorumlu tarafların bu vahim durumu ele alma konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmelerine duyulan acil ihtiyacın altını çizmektedir." İslam Emirliği lideri Ahundzade, ülkede uygulanan uyuşturucu yasağına da vurgu yaparak, ülkenin uyuşturucudan tamamen temizlenmek istenildiğini vurguladı: "İslam Emirliği, uyuşturucu yasağını sıkı bir şekilde uygulayarak ve uyuşturucu ekimi, üretimi ve kaçakçılığını ortadan kaldırmak için etkili önlemler alarak ülkedeki İslami yükümlülüklerini yerine getirmeye kararlıdır. İslam Emirliği, uyuşturucusuz bir Afganistan'a duyulan ihtiyacı vurgulayarak, kendi halkından destek ve iş birliği talep ederek, bu önemli görevi kesin bir azim ve kararlılıkla yerine getirmeye kararlıdır. Ayrıca Kabil ve diğer vilayetlerde uyuşturucu bağımlılarını rehabilite etmek ve topluma güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlamak için çalışmalar devam etmektedir. İslam Emirliği bu sorumluluğu ciddiye almakta ve bağımlılığın hem bireyler hem de aileler üzerinde yol açtığı acı ve ızdırabın farkındadır. Afganistan halkı, kararnamenin uygulanmasında mücahitlerle iş birliği yaparak bu sorunun üstesinden gelmekle yükümlüdür." Ahundzade mesajının sonunda İslam Emirliği yönetimi yetkililerine de seslendi. Ahundzade açıklamasında yetkililere halka yumuşak davranmaları, kendi aralarında iyi geçinmeleri, ahirete önem vermeleri, adaletli olmaları uyarısında bulunarak şunları kaydetti: "Güvenlik, sert olmaktan değil şeriat ve adaletten kaynaklanır. Adaletsizlik ve şeriata karşı davranmak güvenliği kaldırır. Bu nedenle her yetkilinin ve her bireyin kendi kendini düzeltmelidir zira bunların yaptığı yanlışlar tüm sistemi olumsuz etkilemektedir. Zulmün hüküm sürmesine izin verilirse, sonunda bu tüm sistemi yozlaştıracaktır. Bu nedenle, bir kişi zulme maruz kaldığında, mazlum ile Allah arasında bir perde olmadığından, bu durum tüm sistemin bütünlüğünü etkiler. Bu çağda, gelecek nesillere iyi bir tarih, sağlam yasalar ve güçlü ilkeler ile olumlu bir miras bıraktığımızdan emin olmalıyız. Ahirete daha fazla önem vermeli ve Allah'ın rızasını aramalıyız. Koruyan gerçekten de Allah'tır. Rızkınızı belirleyen yalnızca Allah'tır. Allah'ın dilemesi dışında kimse rızkınızı artıramaz, eksiltemez ve ömrünüzü uzatamaz. Bu nedenle iman edin ve Allah'ın rızasını arayın."

Kazakistan Taliban’ı ‘yasaklı örgütler’ listesinden çıkardı

7 ay önce Kazakistan yönetiminin Taliban'ı ülkede yasaklı olan örgütler listesinden resmi olarak çıkardığı bildirildi. Kazak yetkililer Taliban'ı yasaklı örgütler listesinden çıkarma kararı aldı. Kazakistan Dışişleri Bakanlığı Resmi Sözcüsü Aybek Smadyarov kararı Kazinform Haber Ajansı'na verdiği demeçte açıkladı. Smadyarov, Kazakistan'ın ulusal yasaklı terör örgütleri listesini güncel tutmak amacıyla düzenli olarak gözden geçirdiğini ve Taliban'ın bu listeden çıkarılmasına karar verildiğini kaydetti. Sözcü Smadyarov, Taliban'ın Birleşmiş Milletler'in terör listesinde de yer almadığını hatırlattı. Ancak Smadyarov, Kazakistan'ın bölgedeki siyasetinin, Afganistan'a ve Taliban'a ilişkin BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlar paralelinde süreceğini vurguladı. Kazakistan bu yılın Nisan ayında, Afganistan'daki İslam Emirliği yönetiminin ülkedeki diplomatlarını akredite etmişti. Kazak yönetimi, bu kararın İslam Emirliği yönetimini diplomatik olarak tanımak anlamına gelmediğini belirtmişti. Öte yandan, kararın ardından Kazakistan'ın Afganistan Büyükelçisi Alim Han Yasin Galdiyev, başkent Kabil'de Afganistan Dışişleri Bakanı Emrhan Muttaki ile bir araya geldi. Kazakistan'ın kararını memnuniyetle karşıladıklarını belirten Muttaki, Afganistan ve Kazakistan arasındaki ilişkilerin mevcut seyrini her iki ülke için de olumlu ve faydalı olarak nitelendirdi.

AFRİKA
Afrika Birliği (AfB) Somali'den çekilme sürecini yavaşlatmayı değerlendiriyor. Söz konusu talep Eş Şebab'a karşı alan kaybetmeye devam eden Mogadişu yönetiminden geldi. Afrika Birliği Somali Geçiş Misyonu'na (ATMIS) bağlı güçlerin normal şartlar altında aşamalı olarak geri çekilmesi ve 31 Aralık 2024 tarihine kadar tüm birliklerini Somali'den çekmesi gerekiyor. Haziran ayı sonunda kadar söz konusu çekilme sürecinin üçüncü aşamasının gerçekleşmesi ve 4 bin askerin ülkeden ayrılması öngörülüyordu. Ancak şu anda söz konusu üçüncü aşama inceleme altında ve bu aşamanın zamana yayılması söz konusu. Adının açıklanmaması kaydıyla konuşan bir AfB yetkilisine göre Mogadişu yönetimi, Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi'nden (PSC) ATMIS birliklerinin yarısının üç ay daha ülkede kalmasına izin vermesini talep etti. Buna göre Haziran ayı sonuna kadar sadece 2 bin asker ülkeden çekilecek ve çekilmesi gereken 2 bin asker Eylül ayına kadar ülkede kalacak. Mogadişu yönetimi söz konusu talebe gerekçe olarak "çok önemli bir saldırı operasyonu gerçekleştirme ihtiyacını" gösteriyor. Halihazırda Somali'de Eş Şebab'a karşı savaşan 13 bin 500 ATMIS askeri bulunuyor.

Toplu katliamların yaşandığı Sudan’da süreç nereye evriliyor?

7 ay önce Sudan'ın şiddetli karşı devrimini yürütmekten sorumlu olan iki askeri güç şimdi birbirine düşmüştü. Sudan'ın demokratik devrimci hareketini acımasızca bastırırken müttefik olan ordu ve RSF birbirlerine karşı cephe almıştı. Başkent sokaklarında insanlar tüm bunların şiddete dönüşüp dönüşmeyeceğini ya da ne zaman dönüşeceğini merak ediyordu. İnsan hakları gruplarına ve çatışma süresince Middle East Eye'a konuşan bir dizi kaynağa göre, Nisan ayında çatışmalar başladıktan kısa bir süre sonra RSF savaş suçları işliyor, siyahi Afrikalı Massalit halkını hedef alıyor, onları infaz ediyor ve kadınlara cinsel saldırıda bulunuyordu. Haziran ayına gelindiğinde Batı Darfur'daki El Geneina şehri çürüyen cesetlerden oluşan bir şehir haline gelmiş, ölüler sokaklara yığılmıştı. Yerel bir yardım görevlisi o dönemde MEE'ye 15 Nisan ile Haziran ayının son haftası arasında kasabada yaklaşık 1.500 kişinin öldürüldüğünü söyledi. Bunların en az 1.000'inin kadın ve çocuk olduğunu söyledi. Yardım görevlisi, RSF ve müttefiki Arap milisleri kastederek, "Şimdiye kadar 700 civarında ceset topladık ve bu sayının iki katı hala sokaklarda ve bazı evlerin içinde, ancak milislerin yoğun ateşi nedeniyle onlara ulaşamıyoruz" dedi.

Savaşın şiddetlendiği Mali’nin kuzeyinde neler oluyor?

7 ay önce Mali'nin kuzeyinde son haftalarda şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Çatışmalarda Mali cuntası ve Rus Wagner güçlerinin yanı sıra ayrılık yanlısı Tuareg güçler ve cihat yanlısı gruplar da yer alıyor. Afrika üzerine araştırmalarıyla bilinen Wassim Nasr, bölgede devam eden çatışmaları France24'e değerlendirdi. yaşanmıştı. Bu cuntaların liderleri arasında yeni bir ittifak mı doğuyor? Evet, ancak bu daha ziyade sembolik, anlarsınız ya. Elbette 15 Eylül'de bir anlaşma oldu, ancak bilmek gerekiyor ki bu anlaşma Rus himayesinde yapıldı. Mali, Burkina Faso ve Nijer'den heyetler Bamako'da Rus temsilcileriyle bir araya geldi. Anlaşma da 15 Eylül'de ilan edildi. Aynı gün ABD yönetimi de Nijer'deki operasyonlarının devam ettiğini ilan etmişti. Bu, Burkina Faso ve Mali'de Fransa ile aynı hataları yapan Amerikan politikasına büyük bir darbe niteliğinde. Bu hata, terörle mücadele çabalarını sürdürmek için yeni cuntalara, yeni darbelere açık olma düşüncesi. Ancak bugün cuntaların farklı ajandaları olduğunu görüyoruz. (15 Eylül'de yapılan) Anlaşmada ilginç olan şey ise 5'inci ve 6'ncı maddeler. Bu maddelere göre ülkelerden biri başka bir ülke tarafından saldırıya uğrarsa diğerleri de ona yardım etmek için seferber olacak. Akıllara elbette Nijer'de devrik lider Muhammed Bazum'u göreve yeniden getirmek için askeri bir hamlede bulunabilecek olan ECOWAS geliyor. Ancak 6'ncı maddede de ülkelerden birinde isyan çıkarsa diğer ülkelerin de oraya müdahil olabileceği belirtiliyor. Bu da aklımıza büyük ölçüde Mali'de bugünkü Tuareg isyanına diğer ülkelerin müdahil olabileceğini getiriyor. Ancak bir kez daha söylemek gerekiyor ki bu anlaşma daha ziyade sembolik. Zira üç ülkenin de zaten çok fazla sorunu var. Sınırlarını kontrol edemiyorlar, topraklarının büyük bir bölümünü kontrol edemiyorlar. Bu sebeple anlaşma daha ziyade sembolik. Anlaşmanın neler getireceğini ilerleyen günlerde göreceğiz.

Birleşmiş Milletler himayesinde Eş-Şebab’a karşı mücadele etmek üzere Somali’de bulunan İtalyan ordusunun subayları, Somali cumhurbaşkanı ile görüştü.

9 ay önce Eş-Şebab'ın sürekli yenilgiye uğramasına ve operasyonun tüm aşamalarının başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen Somali ordusu, Amerikan desteğiyle Somali'nin güneybatı bölgelerinde operasyonlara başlayacak. Bu bölgeler aynı zamanda Tevhid sancağı altında binlerce insanın yaşadığı Eş-Şebab'ın karargâhı olarak da değerlendiriliyor.

BİLİM & TEKNOLOJİ
Türkiye'de kullanılmaya başlanan özellikle birlikte WhatsApp kullanıcıları takip etmek istedikleri kişi ve kurumlara ait kanallara katılabilecek. WhatsApp kanal özelliğinin en dikkat çeken yanı ise kişisel hiçbir bilginin kanaldaki diğer katılımcılar tarafından görülemiyor olması. Bilindiği gibi WhatsApp uygulamasındaki gruplarda her katılımcı gruptaki diğer tüm katılımcıların telefon numaralarını görebiliyordu. WhatsApp kanallar özelliğinin ilerleyen günlerde gelecek güncellemelerle birlikte tüm kullanıcıları hizmetine sunulması bekleniyor.

Android telefonlar, sizi izleyen AirTag’leri tespit ederek uyaracak

12 ay önce Google, Apple'ın ürettiği AirTag'lerin Android cihazlar üzerinden anlık olarak konum izleme özelliğinin engellenebileceği açıkladı. Ayrıca, Android kullanıcıları takip edilen AirTag'leri tespit ederek uyarı alacaklar. Bu yeni özellikle birlikte, kullanıcılar AirTag'ler tarafından izlenmekten kaçınabilecekler. Google, AirTag'lerle çalışan "Bilinmeyen Takipçi Uyarıları" sunacak ve diğer takip cihazı üreticileriyle işbirliği yaparak kapsamı genişletmeyi planlıyor. Eğer sahip olmadığınız bir AirTag, sizinle birlikte seyahat ederken tespit edilirse, sahibinin konumunu gösteren bir bildirim alacaksınız. Bu bildirime dokunduğunuzda, takip cihazının hareket ettiği rota üzerinde bir harita açılacak. Google, bu konum verilerinin şifrelendiğini ve kullanıcılarla asla paylaşılmadığını vurguluyor. Ayrıca, AirTag'i telefonunuzun arkasına getirirseniz (NFC alanının içinde), bazı takip cihazlarının sahipleri hakkında "telefon numaralarının son dört hanesi gibi" bilgileri görüntüleyebileceğini belirtiyor. Takip cihazlarını devre dışı bırakmak için Google, kullanıcılara bir bağlantı sağlayarak nasıl yapılacağına dair bilgiler verecek. Bu adımlarla kullanıcılar, takip edilme konusunda daha fazla kontrol sahibi olacaklar.

ChatGPT’nin Android sürümü piyasaya sürüldü: Hangi ülkelerde mevcut?

12 ay önce Microsoft destekli bir yapay zeka (AI) firması olan OpenAI, ChatGPT uygulamasının Android sürümünü yayınlayarak chatbot erişilebilirliğini genişletti. Ancak uygulama henüz Türkiye'de kullanıma sunulmadı. Mayıs ayında iOS uygulamasının piyasaya sürülmesinden sonra gelen bu Android lansmanı, ChatGPT uygulamasının OpenAI'nin web sitesi dışında ilk kez tüm dünyadaki kullanıcılar tarafından erişilebilir olmasını sağlıyor.ChatGPT Android uygulaması, kullanıcı geçmişini cihazlar arasında senkronize etme yeteneği, ses girişi ve anında yanıtlar, öneriler, e-posta veya sunum taslakları için sohbet botuna hızlı erişim ve daha fazlası gibi çeşitli özelliklerle birlikte geldi.Kullanıcılar, OpenAI'nin dahili ses tanıma özelliğini kullanarak, çeşitli konularda soru sormak, yanıt almak ve yardım almak için üretici yapay zeka ile etkileşime girebiliyor. ChatGPT Plus uygulaması, en az bir Android 6.0 sürümü gerektiriyor ve aboneler, ihtiyaçlarına göre GPT-3.5 ve GPT-4 dil modelleri arasında geçiş yapabiliyor. HANGİ ÜLKELERDE KULLANIMA AÇILDI?OpenAI, Android'in en popüler mobil işletim sistemi olduğu veya Android için ChatGPT uygulamasını başlatarak bilgisayar kullanımının sınırlı olduğu yerlerde yapay zeka teknolojisi kullanılabilirliğini genişletmeyi amaçlıyor.Android için ChatGPT uygulamasına Brezilya, Bangladeş, Hindistan, ABD, Arjantin, Kanada, Almanya, Fransa, Endonezya, İrlanda, Japonya, Meksika, Filipinler, Nijerya, İngiltere ve Güney Kore'de erişilebilir.Önümüzdeki hafta OpenAI, erişilebilir olduğu ülke sayısını artırmayı planlıyor.

Güney Koreli bilim insanlarından çığır açacak bir iddia: Oda sıcaklığında çalışabilen süper iletken keşfedildi.

12 ay önce Güney Koreli bilim insanları 1911'den beri çare aranan bir zorluğun üstesinden gelerek, oda sıcaklığında çalışan ilk süperiletkeni geliştirdiklerini duyurdu. Keşif, normal koşullarda laboratuvar dışında çalışabilen bir süperiletkenin kullanıma girmesini sağlayabilir. Uzmanlar bunun devrim niteliğinde bir gelişme olacağını söylüyor. 1911'de Hollandalı fizikçi cıvanın -269 dereceye kadar soğutulduğunda elektriği hiç direnç göstermeden ilettiğini keşfetmişti. Fizikçi buna "cıvanın süperiletken hali" adını vermişti. Süperiletkenlerde elektrik akımını oluşturan elektronlar, atomların arasında hiçbir atoma çarpmadan akıp gidiyor. Böylece havada adeta uçarak saatte 500 kilometreden hızlı giden maglev trenleri veya uçan kaykaylar gibi yenilikçi teknolojilerin önü açılıyor. Öte yandan bilim insanları 1911'deki keşiften beri daha yüksek sıcaklıklarda süper iletken hale gelen malzemeler geliştirmeye çalışıyor. Kuantum Enerji Araştırma Merkezi'nin CEO'su Sukbae Lee'nin de aralarında yer aldığı bir grup araştırmacı, bu sorunun üstesinden gelerek oda sıcaklığında süperiletken hale gelen bir malzeme geliştirdiklerini bildirdi. Hakem değerlendirmesinden geçmeyen ve internet sitesi ArXiv'de erişime açılan makalede bu malzeme LK-99 diye adlandırıldı. Araştırmacılar, LK-99'un 127 derecelik sıcaklıkta bile süperiletkenliğini koruduğunu öne sürdü. Öte yandan, LK-99 oda sıcaklığında süperiletken hale geldiği öne sürülen ilk malzeme değil. Birkaç yıl önce saygın bilimsel dergi Nature'da yayımlanan bir makalede, 15 derece sıcaklıkta süperiletken hale gelebilen bir malzeme geliştirildiği duyurulmuştu. Ancak bu malzemenin çalışması için 2,5 milyon atmosferik basınç gerekiyordu ve bu da uygulanmasını yine zorlaştırıyordu. Ayrıca bazı hesap hatalarının tespit edilmesi üzerine makale yeniden yayımlanmak üzere geri çekilmişti. Araştırmacıların bildirdiğine göre LK-99, süperiletken olmak için yüksek basınç da gerektirmiyor. Araştırma makalesinde, "Tüm kanıtlar ve açıklamalar, LK-99'un oda sıcaklığında ve ortam basıncında süperiletken hale gelen ilk malzeme olduğunu gösteriyor" ifadeleri yer aldı: LK-99; mıknatıslar, motorlar, güç kabloları, maglev trenleri ve hatta kuantum bilgisayarlar gibi çeşitli uygulama alanlarına sahip olabilir. Diğer yandan, araştırmacıların makalesine şüpheyle yaklaşanlar da var. Bilim yazarı ve Birleşik Krallık'ın Eski Lordlar Kamarası Üyesi Matt Ridley de o kişilerden biri. Ridley, The Spectator'da kaleme aldığı yazıda, "Makale, alanında çok az deneyime sahip, yeni kurulan bir enstitüdeki tanınmamış bir ekipten geldi. Hakem incelemesinden de geçmedi" dedi: Ancak bu olgunun kendisinin bir gün mümkün olabileceğini düşünmek için iyi nedenler var. Fiziksel açıdan imkansız bir şey değil.

DÜNYA
ABD Başkanı Joe Biden, Suudi Arabistan'ın ABD'den güvenlik garantileri karşılığında İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti. Biden "360 with Speedy" programına verdiği röportajda "Suudilerden bir telefon aldım. İsrail'i tamamen tanımak istiyorlar" dedi. Biden, Suudi Arabistan'ın İsrail'le ilişkileri normalleştirme karşılığında istediği şeyin "saldırıya uğramaları halinde ABD'nin kendilerine silah sağlayacağına dair bir garanti olduğunu" iddia etti. ABD Başkanı ayrıca Washington'un Suudi Arabistan'da ABD ordusunun işleteceği sivil bir nükleer tesis kuracağını ve "böylece fosil yakıtlardan uzaklaşabileceklerini" söyledi. Biden, "Bu tüm bölgede büyük bir oyun değiştirici" ifadelerini kullandı. Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme müzakereleri uzun süredir devam ediyor. Suudi Arabistan normalleşme için ABD'den askeri garantiler ve nükleer desteğin yanı sıra bölgede bir Filistin devletinin kurulmasını da şart koşuyor. Biden'ın ise son konuşmasında söz konusu şarttan bahsetmemesi dikkat çekti. Kaynak: Beyaz Minare

Hollanda ihracat yasağına rağmen dolaylı yollardan İsrail’e F-35 parçaları gönderiyor

1 hafta önce Cuma günü bir Hollanda mahkemesi, insan hakları gruplarının Hollanda'nın İsrail'e gidebilecek tüm F-35 savaş uçağı parçalarının ihracatını engellemesi yönündeki talebini reddetti. Aralarında Oxfam'ın Hollanda kolunun da bulunduğu hak örgütleri tarafından açılan dava, Şubat ayında bölge mahkemesinin, uçakların Gazze'deki savaşta uluslararası insani hukukun ihlal edilmesine karışabileceği endişesiyle Hollanda'nın İsrail'e F-35 parçaları gönderemeyeceği yönündeki kararının ardından geldi. STK'lar Hollanda devletinin İsrail'e doğrudan parça ihracatını durdurduğunu ancak ABD ve diğer ülkelere savaş uçağı parçaları göndermeye devam ettiğini iddia etmişti. Bu parçalar İsrail'e yapılan sevkiyatlarla bu ülkeye gönderilebilir ya da gönderilen savaş uçaklarında kullanılabilir. Daha önceki karar uyarınca bunun da durdurulması gerekiyordu. Ancak Lahey Bölge Mahkemesi yaptığı basın açıklamasında STK'ların Şubat kararını çok geniş yorumladığını ve Hollanda devletinin emredildiği gibi ihracat yasağına uyduğunu söyledi. Kaynak: Beyaz Minare

Meta’dan ‘siyonist’ sansürü

2 hafta önce Facebook, Instagram ve WhatsApp’ın sahibi Meta, “siyonist” kelimesinin “nefret söylemi ve hakaret” anlamında kullanıldığının tespit edilmesi durumunda bu paylaşımların platformlarından kaldırılacağını bildirdi. Meta’nın internet sitesinden yapılan açıklamada, “siyonist” kelimesinin kullanımına ilişkin istişarelerin ardından yönetmelikte değişiklik yapılmasına karar verildiği belirtildi. Kelime üzerinden yapılan “meşru” siyasi tartışmalar ile bireylere yönelik nefret içerikli söylemler arasında ayrım yapılması gerektiği vurgulanan açıklamada, “siyonist” kelimesinin Yahudi ve İsraillilere karşı “şiddet çağrısı” bağlamında kullanılmasına izin verilmeyeceği aktarıldı. Açıklamada, kelimenin “siyasi hareketle bağlantılı” olduğu durumlarda paylaşımlara izin verileceği kaydedilerek, “İleriye dönük olarak ‘siyonist’ kelimesinin açıkça siyasi hareketle ilgili olmadığı durumlarda ve Yahudi ile İsraillilere yönelik şiddet veya korkutma yoluyla zarar verme anlamı içermesi halinde paylaşımları kaldıracağız.” ifadeleri kullanıldı.

Dağıstan saldırılarında son bilanço

4 hafta önce Rusya'nın kontrolü altındaki Kafkas cumhuriyetlerinden Dağıstan'ın başkenti Mahaçkale'de ve Derbent şehrinde eş zamanlı silahlı saldırılar gerçekleştirildi. Dün akşam saatlerinden önce başlayan saldırılarda bir sinagog, bir Ortodoks kilisesi ve bir polis karakolu hedef alındı. Saldırılarda 15'i polis olmak üzere en az 22 kişi öldürüldü. Saldırıda ölenler arasında Rus polislerinin de olduğu belirtildi. Saldırıda hedef alınan sinagog ve kilise Derbent'te bulunuyordu. Polis karakolu saldırısı ise yaklaşık 125 km uzaklıktaki Mahaçkale'de gerçekleştirildi. Reuters haber ajansına konuşan yerel yetkililer, saldırı sonucunda Derbent'teki sinagogun ateşe verildiğini belirtirken, görgü tanıkları da kiliseden dumanlar yükseldiğini aktardı. Rus haber ajansları, saldırıyı düzenleyen 6 kişinin vurularak öldürüldüğünü ifade etti. Saldırıyı düzenleyenler arasında Dağıstan'ın Sergokalinsky ilçe yöneticisi Magomed Omarov'un iki oğlu ve bir yeğeninin de bulunduğu kaydedildi. Omarov Dağıstan'ın önemli siyasetçilerinden biri olarak gösteriliyordu. Olayın ardından istifa eden Omarov kısa bir süre sonra ise gözaltına alındı. Dağıstan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Sergei Melikov yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: "Bu gece Derbent ve Mahaçkale'de kimliği belirsiz kişiler kamu düzenini bozmaya yönelik girişimlerde bulundu. Dağıstan polis memurları onlara engel oldu. İlk bilgilere göre aralarında kayıplar var. Tüm servisler talimat doğrultusunda hareket ediyor. Saldırganların kimlikleri tespit ediliyor." Al Jazeera'nin Moskova muhabiri Daniel Hawkins, saldırıda kilisedeki bir rahibin de öldürüldüğünü ifade etti. Bölgede çatışmalar gece saatlerine dek devam etti. Rus güvenlik kaynaklarından yapılan açıklamada, "saldırıyı düzenleyenlere yönelik operasyonların aktif aşamasının sona erdiği" kaydedildi. Bölgede kontrolü tamamen sağlamak ve saldırıya katılan diğer olası kişileri yakalamak için operasyonların sürdüğü belirtiliyor. Kaynak: Beyaz Minare

FİLİSTİN
İsrail'in Gazze'ye yönelik katliamı sürüyor. Gece saatlerinden bu yana devam eden saldırılarda onlarca Filistinli hayatını kaybetti ve yaralandı. Filistinli kaynaklara göre, İsrail'in hava saldırılarında Gazze'nin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan mahallesinde bir ev bombalandı ve 6 Filistinli hayatını kaybetti. Gazze kent merkezi kuzeyindeki Cebaliye'de de bir eve düzenlenen saldırıda da 4 sivil can verdi. Kaynaklar, İsrail'in Cebaliye'deki evlerini bombalaması sonucu gazeteci Muhammed Ebu Casir'in yanı sıra eşinin, çocuklarının ve engelli annesinin öldüğünü belirtti. İsrail savaş uçaklarının Gazze'nin güneyindeki Han Yunus şehrinin kuzeyinde vurduğu bisikletli bir sivil de hayatını kaybetti. İsrail uçaklarının Gazze'nin orta kesimindeki Nuseyrat mülteci kampında bir evi bombalaması sonucu 8 sivil hayatını kaybetti, diğerleri de yaralandı. Bir başka katliamda ise İsrail, Nuseyrat yakınlarında bir evi bombaladı. Bombardımanda aralarında kadınların da bulunduğu 4 sivil yaşamını yitirdi. Bombardımanlarda ayrıca Bureyc mülteci kampında da 3 kişi öldürüldü. Saldırılarda resmi can kaybı 39 bine ulaşmış durumda. Ölü sayısının gerçekte ise 50 bini aşmış olduğu düşünülüyor. Enkaz altında kalan veya toplu mezarlara gömülen birçok sivile henüz ulaşılabilmiş değil. Kaynak: Beyaz Minare

İsrail’in saldırılarını yoğunlaştırdığı Gazze’de son durum ne?

23 saat önce İsrail ordusu, Gazze'nin güney, orta ve kuzey bölgelerini vurarak bölgeye yönelik aralıksız bombardımanını sürdürüyor. Filistin Sivil Savunması Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ekiplerinin Gazze'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampına düzenlenen ayrı İsrail saldırılarında öldürülen 12 kişinin cesedini çıkardığını söyledi. İsrail ordusu bölgedeki bir binayı bombalamıştı. Sivil Savunma ayrıca komşu Bureyc kampında altı Filistinlinin hayatını kaybettiğini, Gazze Şehri'nde ve bölgenin kuzeyindeki diğer bölgelerde de 10 kişinin daha öldürüldüğünü belgeledi. Yerel kaynaklara göre İsrail ayrıca Cumartesi günü geç saatlerde Han Yunus'un doğusunda yerinden edilmiş insanların yaşadığı ticari bir binayı bombaladı. Sivil Savunma, bu saldırıda en az altı kişinin öldüğünü ve diğerlerinin enkaz altında kaybolduğunu söyledi. Wafa haber ajansı da İsrail'in Gazze'nin güneyindeki Refah'a düzenlediği hava saldırısında bir kişinin öldüğünü ve birkaç kişinin de yaralandığını bildirdi. İsrail'in Gazze'nin kuzeyindeki Cebaliye'yi bombalaması sonucu yerel gazeteci Muhammed Ebu Yasir, eşi ve iki çocuğuyla birlikte hayatını kaybetti. "Evde güven içinde uyuyorduk. Hiçbir silahlı varlık yoktu. Birden üzerimize bir füze düştü" diyor Ebu Yasir'in kuzeni Al Jazeera Arapça'ya. "Parçalanmış cesetler dışarıya saçılmıştı. Çok kötü bir manzaraydı. Küçük çocuklar, bu şekilde öldürülmek için ne yaptılar?" Gazze'deki Hükümet Medya Ofisi savaşın başlangıcından bu yana Gazze'de 161 Filistinli gazetecinin öldürüldüğünü açıkladı. Cumartesi günü erken saatlerde Gazze Sağlık Bakanlığı, İsrail güçlerinin son 24 saat içinde 37 kişiyi öldürdüğünü ve savaşta ölen Filistinlilerin sayısının 38.919'a ulaştığını açıkladı. İsrail'in Gazze'ye uyguladığı boğucu abluka bölgede açlık krizine yol açıyor. Sağlık örgütleri de yerinden edilmiş insanların kamplarının etrafındaki kanalizasyon sızıntıları nedeniyle hastalıkların yayılabileceği konusunda uyarıda bulundu. Bu arada, Filistin İçişleri Bakanlığı insanları bölgede kuzeyden güneye hareket etmemeleri konusunda uyararak, İsrail'i Filistinlileri daha fazla yerinden etmek için "vatandaşlar üzerinde psikolojik baskı" kullanmakla suçladı. Açıklamada, "Vatandaşları işgalin yalan ve aldatmacalarına karşı uyarıyoruz. Vatandaşların evlerinde gösterdikleri kararlılığı selamlıyoruz." denildi. "İşgal, kameralar önünde yerinden edilenlere karşı en korkunç işkence ve kötü muamele biçimlerini uyguluyor, onlarcasını infaz ediyor ve yaralıları kan kaybından ölüme terk ediyor." İsrail, Hamas ve diğer Filistinli grupların elindeki İsrailli esirlerin serbest bırakılmasını öngören bir ateşkes anlaşmasına varılması için yürütülen görüşmeler sırasında son haftalarda Gazze'ye yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Hamas İsrail'i, Cuma günü Filistin topraklarındaki İsrail işgalinin yasadışı olduğuna hükmeden Uluslararası Adalet Divanı'na tepki olarak son iki günde bombardıman kampanyasını hızlandırmakla suçladı. Filistinli grup yaptığı açıklamada "Birleşmiş Milletler, Amerikan yönetiminin doğrudan desteğiyle gerçekleşen bu Siyonist suç ve terör eylemlerini durdurmak için bir an önce harekete geçmelidir" dedi. Filistinli grubun siyasi büro üyesi İzzet el Rişk Cumartesi günü yaptığı açıklamada İsrail'in "suçlarının" "ödenecek bir bedel ve artan bir baskı" olmadan durmayacağını vurguladı. Hamas'ın askeri kanadı Kassam Tugayları ve müttefiki silahlı gruplar Perşembe günü Refah'ta bir tanka kurulan pusu da dahil olmak üzere İsrail güçlerine karşı birçok saldırı düzenlediğini açıkladı. Kaynak: Beyaz Minare

İsrail Gazze’de sivilleri taşıyan eşek arabasını bombaladı

4 gün önce Sosyal medyada yayınlanan görüntülerde İsrail'in Gazze'nin güneyindeki Refah'ta sivilleri taşıyan bir eşek arabasını hedef aldığı görülüyor. Görüntülerde yolcuların vurulduğu ancak eşeğin zarar görmediği saldırının havadan çekilmiş bir görüntüsü yer alıyor. Gazze'deki Filistinliler, yakıt ve ambulans yokluğunda hareket etmek ya da ölü ve yaralıları taşımak için genellikle eşek arabalarını kullanıyor. İsrail'in son günlerde Gazze Şeridi'nde düzenlediği saldırılarda onlarca Filistinli hayatını kaybetti; Salı günü Han Yunus'ta "güvenli" bölge olarak belirlenen El Mevasi'de yerinden edilmiş insanların barındığı çadırlı bir alanın yakınına düzenlenen saldırıda 17 kişi hayatını kaybetti. El Mevasi'ye yönelik saldırı, geçen hafta aynı bölgede yerlerinden edilmiş insanların kaldığı bir kampa düzenlenen hava saldırısında en az 88 kişinin ölmesi ve 289 kişinin yaralanmasının ardından geldi. Birleşmiş Milletler Salı günü yaptığı açıklamada geçtiğimiz haftanın 7 Ekim'de savaşın başlamasından bu yana Gazze Şeridi'nde yaşanan en ölümcül hafta olduğunu belirtti. Kaynak: 

“Suudi medyası İsrail’in Gazze’deki katliamına ortak oluyor”

6 gün önce Suudi Arabistan'a ait haber kanalı Al Arabiya'nın Gazze'deki Mevasi bölgesinde İsrail tarafından gerçekleştirilen katliamı yayınlama şekli Filistinlilerin tepkisine yol açtı. İsrail düzenlediği saldırıda Kassam Tugayları Genel Komutanı Muhammed ed Deyf'i hedef aldıklarını iddia etse de saldırıda en az 90 sivil yaşamını yitirmişti. İzleyiciler, Al Arabiya'nın olayların sadece İsrail tarafını haberleştirdiğini, Hamas'ın yalanlamalarına yer vermediğini, saldırılarla ilgili görgü tanıklarının ifadelerini, videoları ve raporları tamamen görmezden geldiğini vurguladı. Yüzlerce kişi #AlArabiya_Partner_in_Genocide (Al Arabiya soykırıma ortaktır) hashtag'ini kullanarak kanalı taraflı davranmakla suçladı. Sosyal medya kullanıcıları, Al Arabiya'nın internet sitesinde katliamla ilgili yayınladığı haberlerde sivil ölü sayısından bahsedilmediğini, bunun yerine İsrail ordusu ve hükümeti tarafından açıklanan operasyonel detaylara odaklanıldığını söyledi. Kanalın ayrıca sadece İsrail'in saldırıyla ilgili açıklamalarına yer verdiği ve saldırıdan etkilenen Filistinlilerin tanıklıkları bir yana Hamas'ın yalanlamalarını bile yayınlamadığı dile getirildi. Al Arabiya Kasım ayında İsrail yanlısı yayınları nedeniyle Filistinlilerin eleştirilerine maruz kalmış, sağcı İsrail medya kuruluşları tarafından övülmüştü. Kaynak: Beyaz Minare

İSLAM DÜNYASI
Beyaz Minare Medya ekibi olarak tüm müslüman kardeşlerimizin bayramını kutlarız. Allah hepimizin Salih amelerini, itaatleri, orucunu, namazlarını ve infaklarımızı kabul etsin. Rabbimiz Subhanehu ve Teala bizleri tevhid sancağı altında yaşayacağımız bayramlarda bir araya getirsin. Allah bizlere bir sonraki bayramı, İslamı yeryüzünde intişar etmiş olarak idrak ettirsin.Bugün özellikle bizler ehlimizin ve çocuklarınızın yanında bayram ederken sınır boylarında; Gazze'de, Suriye'de, Somali'de, Arakan'da ve dünyanın diğer beldelerinde düşmanları gözetleyen mücahid kardeşlerimizin özellikle bayramını tebrik ederiz.

Cezayirli darbeci general Halid Nezzar öldü

7 ay önce Cezayir'de adı, başta 1992 darbesi olmak üzere sivillere yönelik ihlaller, işkenceler ve diğer suçlarla anılan emekli Tümgeneral Halid Nezzar öldü. 86 yaşındaki Nezzar'ın uzun süren hastalığı neticesinde 29 Aralık Cuma günü öldüğü açıklandı. 1937 yılında Cezayir'in Batna bölgesinde doğan Halid Nezzar Fransa ve Rusya'da eğitim görmüş, Fransız ordusunda yer almış, Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda Fransızların emrinde Cezayirlilere karşı savaşmış bir isimdi. Nezzar, 1962'de Cezayir bağımsızlığını kazanırken şaibeli bir biçimde taraf değiştirdiğini iddia edip yeni kurulan Cezayir ordusunda yer almıştı. Seküler görüşlere sahip olan Nezzar, yeni kurulan Cezayir'in de bu doğrultuda şekillenmesinde rol oynadı. Nezzar, 1992 yılında İslami kesimi hedef alan darbe esnasında Cezayir'in Savunma Bakanı'ydı.

Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde, 28.12.23 Tarihli Son Açıklamasında Nelere Değindi?

7 ay önce Ebu Ubeyde: 83 gündür süren savaşın ardından en büyük selamı, Gazze'deki kararlı halkımızın dışında kimse hak edemez. Kassam Tugayları halkımızla aynı siperde, bir lokma ekmeği ve bir yudum suyu paylaşıyor. Aksa Tufanı, Siyonist Rejimi yok olma yoluna soktu. İşgalci İsrail'e yüzyılın darbesini indirerek, hak ve hürriyet talep eden bir millet olduğumuzu tüm dünyaya haykırdık. Cihad etmeye ve hazırlanmaya devam ettik çünkü haklarımız elimizden alındı. 83 gündür süren saldırının ardından hâlâ düşmana karşı sahadayız. Şu ana kadar İsrail'e ait 825 araç imha edildi.Son iki günde işgalcilerin 3 helikopterini hedef aldık. Mücahitlerimizin düşman askerlerini ve araçlarını hedef aldığını ispatlayan birçok belge yayınladık ama bu, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Milletimize yönelik saldırılar durmadan hiçbir takas anlaşmasını kabul etmeyeceğiz. Düşmanı başarısızlığa uğratan şey halkımızın ve mücahitlerimizin sahadaki kararlılığıdır. Gazze, savunmasız halklara karşı insan hakları kılıcını taşıyan tüm yalancıları açığa çıkardı.

Endonezya’da Arakanlı mültecilere saldırı

7 ay önce Endonezya'nın batısındaki Açe eyaletinde yüzlerce üniversite öğrencisi Müslüman Arakanlı mültecilerin kaldığı geçici bir kampı basarak mültecilerin sınır dışı edilmesini talep etti. 27 Aralık günü protestocular 100'den fazla Arakanlıyı, Banda Açe kentindeki merkezden zorla çıkardı. Farklı üniversitelerin amblemlerini taşıyan ceketler giyen öğrenciler, baskın düzenledikleri sırada Arakanlı mülteciler aleyhine sloganlar attı. Öğrencilerin yerde oturan ve korku içinde ağlayan Rohingyalı erkek, kadın ve çocukların eşyalarını tekmeledikleri görüldü.

SAĞLIK
"Tıbbın İfsadı", küresel tuğyanın her alanda olduğu gibi tıp, gıda, sağlık alanlarında da insanları köleleştirme ve kapitalizm çarkları arasında ezme projelerine dair detaylı bilgiler, açıklamalar içeren göz açıcı bir kitap. Doğal ve helâl tedavilerin savunucusu olan Dr. Bekir Tok'un kaleme aldığı bu kitabı küresel tuğyanın hipnozundan uyandırmak istediğiniz yakınlarınıza okutmalısınız. Geçtiğimiz yıllarda sahnelenmiş olan Covid plandemisinde de kınayıcıların kınamasından çekinmeden hakkı haykıran, bağımsız ve vicdan sahibi doktorlardan olan Bekir Tok'un tıp dünyasının işleyişi ve iç yüzüne dair dile getirdikleri can kulağıyla dinlenmeli. Kitabın özünde, şeytan aleyhillâne ve avaneleri tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan dünya düzeninin; insanlığı maddi ve manevi olarak sömürmek, tevhid üzere yaratılmış olan fıtratlarını bozmak, köleleştirmek ve Allah subhanehu ve teâlâ'ya şirk koşturmak üzere tasarlandığı vurgulanıyor. Bu şeytani oyunlara kanıp da şirk bataklığına düşmemek için ise okumamız, araştırmamız, sorgulamamız gerekiyor. Dünyada ve ülkelerde kurulu şeytani sistemden elinden geldiğince teberri etmeye çalışan kullarına Allah Tebareke ve Teâlâ yardım edip kolaylaştıracaktır. Kitaptan bazı alıntılarla okurlarımızı baş başa bırakıyoruz. Tüm altını çizdiğimiz kısımları paylaşmak isterdik lakin şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz. Kitabın son sayfalarını mutlaka okumalısınız. 285. sayfadan başlayan "Şifa Kavramı" ve bir sonraki bölüm olan "Ölçüler ve Sonuç" kısımları mutlaka okunmalı. Kitaplığınızda bu kitap mutlaka yer almalı. Eşe dosta tavsiye etmeli, ödünç vermelisiniz. Çocuklarınıza anlayacakları dilde anlatmalısınız. -ALINTILARIN BAŞLANGICI- "Rockefeller ailesini duymuşsunuzdur.; 19. yüzyılın sonlarında kurdukları Standard Oil şirketi ile adlarını duyuran bu aile, buradan yola çıkarak; tarım, eğitim, siyaset, tıp gibi bir çok alanda ahtapot gibi kolları dünyayı sarmış, ülkeleri ve yöneticilerini istediği gibi parmaklarında oynatmıştır. Bunun gibi Rothschild ailesi ile Bill Gates gibi isimler ve son meşhur isim Elon Musk gibiler; dünya siyasetini ellerinde bulundurdukları servet ve güç ile istedikleri gibi yönetir olmuşlardır. Bugün hangi taşı kaldırsanız, hangi şirketi araştırsanız bu aileler karşınıza çıkmaktadır. Görünen o ki, şeytani düzeni kuran, devam ettiren, birçok alanda istedikleri gibi at koşturan isimler bunlar. Asrımız ulus devletleri bu isimlerin yeryüzündeki emellerini rahatça gerçekleştirebilmek için onlara maşa görevi görüyor." (s. 45) "Doğa gezilerinin yerini AVM gezileri aldı. Saatsiz ve penceresiz AVM'lerde sinema, yemek, mağaza üçgeninde dolanarak mutlu olunur sandık. Sinemada beynimizi, yemekte bedenimizi, mağazada nafakamızı kirlettik. Dağda, ağaç altında temiz bir nefese, AVM'nin esans kokularını ve radyasyon dalgalarını tercih ettik." (s.65) "Son yüzyılın fesad düzeni; şeytanın on binlerce yıllık tecrübesi ve ustalığı ile hazırlandı. Kendi vurup kendi ağlayan, sahneyi yazıp oyuncuyu eleştiren bir düzen bu; tavşana kaç, tazıya tut diyen... Nasıl mı? Faizi serbest bırakır, her köşe başına banka açar, bankaya uğramayacak birini bile maaş bahanesiyle bankayla barıştırır; sonra faiz bataklığına batan insanları camilerde 'Faiz haramdır.' diye uyarır. Kumar 'Milli Piyango' adı altında bizzat devlet tarafından oynatılır. Her yerde kumar resmi-gayrı resmi yaygınlaştırılır, sonra televizyonda kumarın haram olduğunu anlattırır düzenin hocalarına. Kadını kadınlıktan, erkeği erkeklikten çıkarır; diziler ve filmler aracılığıyla şiddete, çıplaklığa ve zinaya özendirir, kadını her yerde ticari obje olarak kullanır... Sonra 'Kahrolsun kadına şiddet' diye bağırır televizyonlardan... Genelevlerini resmi olarak işletir, polislerini başına diker, doktorları ile düzenli muayenelerini yaptırır... Sonra 'Aile toplumun yapı taşıdır.' der... Uyuşturucu baronlarını alttan alta destekler, milyar dolarlık ticaret ağlarına göz yumar, arada bir baskınla devede kulak denebilecek bir miktarı yakalayıp 'Uyuşturucu ile mücadele ediyoruz' der... Memleketi küresel dev firmalar parsellerken, çıkıp televizyonlarda 'yerli üretim' nutukları attırır bu düzen... Memleketin her karışına askeri üsler inşa edilirken, bağımsızlığın ne kadar önemli olduğu yazar okul ders kitaplarında... Ekini ve nesli ifsad ederken, 'Biz ıslah ediciyiz' der kısaca bu düzen... İşte bu düzenin sistemsel bir parçası olan 'demokrasi' ile, tüm insanlığa bu projelerin ve ifsadın bir parçası olma yolu açılır. İnsanlık, seçtiği vekilleri aracılığıyla istemeden de olsa bu düzenin bir parçası hâline gelir. İslâmi söylemlerle yöneticiliğe vekâlet istense bile, bu kara deliğe girişin cicili ambalajla süslenmiş bir paketidir bu yöntem. Zira bu sisteme biat etmeden en ufak taşraya bile yönetici olmanıza katiyen izin verilmemektedir." (s.74) "Yeni Dünya Düzeni; Allah'ın şu son birkaç yüzyılda, insanları imtihan etmek için mücrimlere 'es-Sabur' ismiyle verdiği mühletin neticesinde kurulmuş ifsad düzeni... Allah azze ve celle insan bu mühleti verince tüm âlem çamurdan yaratılan basit bir varlığın ne kadar azgınlaşabileceğini, ne kadar ileri gidebileceğini daha iyi görmüş oldu. Sonuçta bu kadar karmaşık bir düzenin temelinde basit bir gerçek yatmaktadır: dünya hırsı... Sonsuz yaşama arzusu, daha çok kazanma duygusu; hiç şüphesiz aynı vaadlerle atamız Âdem (as)'ı kandıran şeytanın bu düzenin mimarı olduğunu gösterir." (s.75-76) "Yediğimiz içtiğimiz ürünlerin mümkün olduğunca piyasadakilerin en doğalı olmasına özen gösterelim. Bunu ibadetlerden zevk alabilmek, dünyevi ve uhrevi görevlerimizi daha zinde ve kolay gerçekleştirebilmek için yapmamız gerek. ... İçinde muhtemelen haram maddeler bulunan ve dolayısıyla yenmesi de şüpheli olan maddeleri tükettiğimiz ve bu problemi de önemsemediğimiz hâlde ne kadar takvadan söz edebiliriz?" (s.133) "Çocuklarının ufacık burnu aksın, ufacık ateşi çıksın soluğu hastanede alan aileler çocuklarına büyük kötülük yapıyor." (s.149) "İnsan hayatta yaşadığı zorluklar, kötü anılar, eziyetlerle vardır. Kiminin imtihanı ağır, kimininki hafiftir, Düşünsenize Peygamberimiz Muhammed (sav)'in hayatı boyunca çektiği sıkıntıları? Sahabenin... Onlar da mı antidepresan kullanmalıydı? Hayır, tam da yukarıda bahsettiğim gibi, her iki dünyada da insanı mutlu edecek ve çektiği zahmetleri ona rahmet kılacak olan doğru temeller üzerine oturmuş bir inançtır. Bu olduktan sonra Eyyub (as) gibi en ağır hastalıklara da müptela olsanız, çoluğunuzu çocuğunuzu kaybetseniz, siz yine de sığınacağınız kapıyı bulabilirsiniz." (s. 178) "Adı üstünde bunlar 'ruh sağlığı' hastalıkları. Maddi hastalıklar değil. Bunlar tavuklar gibi insanların köleleştirilmesi, idealsizleştirilmesi, doğal yaşamından ve ortamından koparılması, hep kendisinden üstte olan yaşamlara özendirilmesi, fıtratına en uygun din olan İslâm'ın terbiyesinden uzak kalınması neticesinde ortaya çıkan hastalıklar olduğu için öncelikli olarak bu kısır döngüden kurtulmanın yollarına bakmak gerek." (s.179) "Hep bahsettiğimiz gibi tüm bozgunların sebebi şeytan. Bozgun/fesad, bir zincir şeklinde ona tabi olanlar aracılığıyla ilerlemekte. İnsanlık topluca Allah'ın ipine sarılmak yerine şeytanın tahakkümüne razı olduğunda çorap söküğü gibi topraktan semaya tüm varlıklar ifsad çarkını döndürmeye başlamakta." (s.187-188) "Şeytanın en büyük amacı ne para, ne insanların kısır olması, ne de mülk mevki vb.dir. Şeytanın en büyük amacı daha çok insan Allah'a kendisi gibi başkaldırsın, daha çok insan Allah'ın ebedi azabında kendisine arkadaş olsundur." (s.189) "Buraya kadar yeryüzünde şeytanın temsilciliğini yapan bu güçler kazandı, insanoğlu onların köleliğini yaptı, hatta insanlığı zehirledikleri ürünleri imal eden fabrikalarda bile onlara kölelik etti. Doğal olarak -manevi anlamda- kalbi kararan insanoğlunun sağlığı da bozuldu. Bu sefer sağlığı düzeltmeyi, hastalıklara şifa dağıtmayı da sözde üstlenen bu sistem; bir çark da bu büyük çarka ekledi, böylece hem insanların fıtratını bozarken, hem de onları iyileştirdiğini iddia ederek servetler kazandı. Keşke iyileştirseydi, ama amacı iyileştirmek de değildi, çünkü iyi ve sıhhatli olan insanlar onlara müşteri değildi. Bu yüzden ilaçlar, tedavi etmesi için değil; anlık olarak rahatlatıp, hastalığı sürdürecek şekilde tasarlandı." (s.189) "Devlet bir şekilde ya 'sağlık' adına ya da başka kalemler adına halktan topladığı milyarları bu ilaç firmalarına dolaylı yoldan ulaştırmış oluyor. Neden her içtiğimiz, yediğimiz, giydiğimizin yarısı vergi; neden aldığımız arabaya yüzde yüzden fazla vergi konuluyor ve neden yakıtı bu kadar pahalı kullanıyoruz sorularının cevabı burada yatıyor. Vergi adı altında bir de 'kutsal' ibaresi yapıştırılarak sağlık sektöründe olduğu gibi her sektördeki para babaları bu şekilde zavallı halkların sırtlarından adeta bir sülük gibi geçiniyorlar." (s.208) "Kızamık aşısı olmayan çocukta en ufak kızarıklık görse çocuk doktorları hemen 'Gördün mü bak çocuğun kızamık oldu, şimdi bundan dolayı ölse ne olacak?' deyip, 'Hemen kızamık aşısı yapmalıyız.' diyerek aileyi baskı altına alması çokça duyduğum yaşanmış olaylar. Bu tarz olaylarda yanlış teşhis söyleyerek aileyi korkutma, kızamık gibi bir hastalığın ölüm oranı çok daha düşük olmasına rağmen sanki her hasta olan ölüyormuş izlenimi uyandırma, tıbbi bir uygulamayı psikolojik baskı ile dayatma gibi birçok yanlış var. Teşhis doğru olsa bile hastalık anında tekrar aşı yapmanın gereksiz olması da ayrı bir facia. Tıbbın çoğu zaman 'dogma'lara bel bağladığı ve bağnazca savunulan gelenekleri barındırdığını gösteren bir sahnedir bu." (s.213) "Modern tıp, organların bozulmasını önlemek ya da bozulmuşu tedavi etmek yerine, yerinden çıkarmayı çoğu zaman tercih ediyor." (s.213) "Türkiye'de ilaçların etkinliklerini ve fiyatlarını, gerekli olup olmadığını kim, nasıl denetliyor, denetleyenlerin yetkinlikleri nasıl ve bunları etkileyen, suistimale zorlayan odakların olup olmadığı karanlıktır." (s.229) (Not: Bu konu hakkında delilleriyle gerçekleri görmek isteyenler Soner Yalçın'ın SAKLI SEÇİLMİŞLER ve KARA KUTU isimli kitaplarını okuyabilir) "Bir de şu algı vardır ki, empati yapmakta fayda var: Koca koca tıp kitaplarında gribal enfeksiyonların tedavisinde ada çayı bahsedilmezken, halkın gelip de 'Kullanalım mı?' sorusu cahilce(!)dir. Ne yani koskoca bilim bunu bulamamış da basit bir köylü mü iyi geleceğini iddia ediyor. Oysa bitkilerle ilgili veya diğer geleneksel tedavilerle ilgili çalışma yapan bağımsız kaynaklar da vardır; ancak tıp kitaplarını ve protokollerini belirleyen camialar bunları dikkate alacak kadar saf değildir. Bunun bir sebebi tabiatta doğal hâlde bulunan bir bitkinin patentlenemeyeceği gerçeği ve buna bağlı olarak Allah'ın arzında birçok yerde biten bu bitkilerin kazanç kapısı olmamasıdır." (s. 235) "Dağda kendi başına hayvanlarını otlatan yaşlı kadını 'Neden maske takmıyorsun?' diyerek uyaran jandarmanın videosu oldukça trajikomikti. Akşama kadar toz, toprak, salya, sümük ile şekilde şekle giren maskenin içine nasıl oluyorsa sadece koronavirüs giremiyordu!" (s.241) "Sonuç olarak, dünyayı ifsad etme, insanları daha kolay yönetilebilir köleler hâline getirme amacındaki dünya ekâbirlerinin amaçlarına ulaşabilmek için tıbbı ve sağlığı en büyük silah olarak kullanmaları mide bulandırıcıdır. Asıl üzücü olan ise, bu zayıf hileleri ile peşlerinden sürüklediği milyarlarca düşünmeyen, akletmeyen insan yığını ile aynı gemide olmaktır." (s. 244) "Aşı bilim dünyasının kutsallarındandır. Aşı ile hastalığı önleme mantığı aslında bir teoriden öteye gitmese de yine de bu teoriye karşı gelen doktorlar; çalışmalarına, uzmanlıklarına bakılmadan tıp dünyası tarafından alaya alınır, aforoz edilir. Aşı dokunulmazdır, yoruma açık değildir. Aşı hakkında soru sormak bile cehalettir birçoğunun gözünde. Ama bir kere merak edip 'Neler dönüyor?' sorusunu sorabilmek önemlidir." (s. 261) "Yalnız aşılar kendi başlarına sadece mikroptan oluşmuyordu. İçerisinde bu zayıflatılmış mikrobun üretilerek aşıda kullanılabilmesi için maymun, domuz, inek, tavuk gibi hayvanların hücrelerinin bulunduğu kültürler kullanıldı. Üretilen mikroplar kültürden alınıp aşı flakonuna aktarılırken, kültüre ait DNA parçaları da numuneye karışır. Dolayısıyla kişiye zerk edilen aşının içerisinde bu hayvanlara ait DNA parçaları da kana verilmiş oldu. Ayrıca yine koruyucu olması ve etki etmesine yardımcı olmak amacıyla civa, alüminyum gibi ağır metaller de aşıların içerisine katıldı. Burada sorunlar baş göstermeye başladı." (s.260) "Çocuklarımızın televizyonlarla nasıl hipnoz edilip yönetildiğini görmüyor muyuz? Aşıdan önce, çocuklarımızın beyinlerini dumura uğratan, çöp tenekesine çeviren eğitim sistemlerini sorgulamalıyız. Çocuk ağlamasın diye ağzına cips, eline akıllı telefon verdikten sonra, aşıların çocukların zihinlerini etki altına aldığını konuşmak tutarsızlık..." (s.270) "Özgür bir şekilde düşünmeye izin verilmiyor. Devlet kontrolünde tek tip eğitim, diyanet kontrolünde din, yine üstten kontrol edilen tek tip medya ile tek tip zihinler oluşturulmak isteniyor. Böylece yığınlar 'köle' isminin rahatsız edici tınısına takılmadan hizmet etmeye devam ediyorlar. İşte buna modern kölelik diyoruz. İnsanlık belki zincirlerle bağlanmıyor, bir yerlerde hapsedilmiyor ancak günlerinin tamamını çalışmakla geçiriyorlar, düşünmeye fırsat bulamıyorlar, bu kadar çalışmalarının karşılığında verilen az miktar para, ağır vergilerle kendilerinden geri alınıyor. Böylece bu yalancı döngü ile insanlar gizli köleler hâline getiriliyor." (s.271) "Aşk diye bir terim kutsallaştırıldı. Sahi Müslüman olduğunu iddia eden herkese sormak gerek, 'aşk' kavramını hangi ayet ya da hadiste duydunuz? Tüm çizgi filmler, sinema filmleri, diziler, tiyatroların vazgeçilmez teması 'aşk' değil mi? Gözümüzün içine yıllardır o kadar soktular ki, artık evli olmayan bir çiftin el ele tutuşması hemen herkes için normal bir hâle geldi. Normalleştirme aşama aşama devam etti., her çıkan film 'daha cesur' idi. Bu şekilde toplum dönüştürüldü, zina yaygınlaştırıldı. Yıl 2022 olduğunda, sokakta alenen zina edenleri medyada her gün duymaya başladık. Kıyametin alametlerinin birer birer önümüze çıkması sürpriz değil." (s. 274-275) "Hayatın her alanında fıtrata en uygun düzen bellidir: Allah azze ve celle'nin emrettiği ve Resul'unun örneklendirdiği aile hayatı...'Atalarımın yolunda giderim, geleneklerden şaşama' zihniyetinde olan aileler gibi, her daim moda akımların peşinden gitmeye çalışan sözde modern aileler de bu dengeyi gözetmediği sürece yanılmaya ve hata etmeye devam edeceklerdir." (s.282) "Gerçek bilgelik, sunulan moda akımları takip ederek istenilen formda sürekli güncellemek değil, şeytanın ve uşaklarının tuzaklarına karşı, kendisini ve ailesini koruyabilecek dik duruşu gösterebilmek, bunun için de bu tuzakları en iyi şekilde fark ederek kendisinden ve etrafından def edebilmektir." (s. 283) "Doğru olan Allah azze ve celle'nin hastalıkları ya bunu kullarını imtihan etmek adına sebepsiz yere ya da kullarının yaptıkları cürümleri affetmek adına bir vesile olarak vermesiydi. Emanet olarak kendilerine bahşedilen vücuda kendi elleriyle hunharca davranmaları da çoğu zaman hastalık için sebepti. Aynı şekilde şifayı da Allah azze ve celle verirdi ve bu bölüştürülebilen, başka varlıklara da lütfedilmiş bir yetki değildi. Eğer insan şifayı başka kaynakta ararsa Allah azze ve celle'ye şirk koşmuş, haram olan nesnelerde ararsa Allah'a isyan etmiş olurdu. Şeytan için vazgeçilmez bir alandı sağlık alanı bu yüzden." (s.285) "İşte maddeci anlayışın dünya hayatına ve maddeci tıbbın da alt başlık olarak insan sağlığına bakışı bu denli sakattır. Oysaki doğru olan anlayış; kurulmuş muazzam sistemde oynamalar olduğunda, yani hastalıklar ortaya çıktığında, başka yerleri de oynayıp işi içinden çıkılmaz hâle getirmek değil, bu düzeni nahif bir elle, hafif dokunuşlarla ve sistemin sahibinin de yardımını alarak eski hâline getirme çabasıdır." (s.288) "Sihirbazların bir toplumdaki en önemli görevi eğriyi doğru, doğruyu eğri göstererek, yapmadıklarını yapmış gibi göstererek insanları aldatmak, kendilerine hayran bırakmak, etkilemek ve bu yolla da zihinlerini kontrol altına almaktır. Kralların en sevdiği yardımcılarındandır sihirbazlar.... Eğer birisi bir gün beş dakika tefekkür eder de: ' Bu kral da bizim gibi bir insan, yemek yer, defi hacet için tuvalete gider' gibisinden "terörist" düşüncelere kapılır da kralın insanlara uygun gördüğü 'dini' sorgulamaya başlarsa, bu krallığın akıbeti açısından tehlike oluşturacağından hiç hoş görülmez. Sihirbazların devreye girdiği nokta da budur. Nitekim tağutların Kur'an'daki temsili olan Firavun'un da yardımcılarından en gözde makamlardan birini bu sihirbazlar dolduruyordu." (s.293-294) "Sahi vücutlarınız sahte gıdalarla hasta edilirken hasta bedenler ve zihinlerle Allah'ın sizin için çizmiş olduğu idealleri gerçekleştirebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bizleri köle olarak gören, iş gücümüzden faydalanan her türlü ticaretimize ortak olup bizle beraber asalak gibi kazanan, vergilerle sırtımızı ezen Firavunların size layık gördükleri ama kendileri yemedikleri besinlere, hürriyete rağmen tamah mı edeceksiniz?" (s.312) -ALINTILARIN SONU-

Kedi Kadar Kıymeti Olmayan Bebekler

7 ay önce Türkiye'de "Parasetamol", yurtdışında "Acetaminophen" olarak bilinen ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak piyasaya sürülmüş Rockefeller tıbbı firmalarının insanları zehirlemede kullandığı toksik maddelerden biri hakkında bilim dünyası uyarıda bulunuyor. Türkiye'de etken maddesi Parasetamol olan ilaçlar arasında en bilinenleri ve en yaygın olarak kullanılanları Parol, Minoset, Calpol, Vermidon, A-ferin, Gripin, Panadol, Tylenol (Tylol)'dur. Esas problem; bebek ve çocuklarda ateş, soğuk algınlığı vb. durumlarda doktorların sıklıkla reçete ettiği, anne babaların ise son derece rahat bir şekilde çocuklarına verdiği parasetamol içerikli ilaçlarda, örneğin Parol ve Calpol'dedir. Güncel bağımsız bilimsel çalışmalar göstermektedir ki; PARASETAMOL ZEHRİ BEBEK VE ÇOCUKLARDA NÖROLOJİK HASARA SEBEP OLMAKTA, GELİŞİM GERİLİĞİ, DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU VE OTİZM SPEKTRUMU HASTALIKLARINA YOL AÇMAKTADIR. Bilimsel makale için tıklayın. Günümüzde hemen her çocukta görülen bu nörolojik hastalıkların bu kadar artmasının başlıca sebeplerinden biri çocukluk çağı aşıları olmakla beraber, diğer sebebi ise; her hastalıkta, her ateşte ve her ağrıda çocuklara kaşık kaşık içirilen Parasetamol içerikli ilaçlarıdır (Parol, Calpol, Tylol). Bebekliğinden beri her hastalığında, her ateşte bu ilaçları alan çocukların beyinleri geri dönülemez şekilde hasar görmekte ve yukarıda sayılan çağımızın belası nörolojik hastalıklar (Otizm, DEHB vb) çığ gibi artmaktadır. Bilimsel makale için tıklayın. Çocukları bu hastalıklardan muzdarip olan gelen ebeveynler şu ayeti kerime'yi tefekkür etmeliler. "Başınıza gelen her musibet, ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir. Hem (Allah) çoğunu da affeder." (42-Şûrâ:30) Konunun kedilerle ilgisi ise aşağıdaki gibi açıklanmaktadır. Kedilerde "glucuronidation" (glukuronidasyon) adlı metabolik proses yetersizdir. Bu metabolik proses, "parasetamol" denen zehrin vücut tarafından işlenerek atılması için gerekli olan bir prosestir. Dolayısıyla kedilere "parasetamol" içeren bir ilaç verildiğinde vücutları bunu işleyemez ve ilacın oluşturduğu toksisite sonucu ciddi hastalıklara maruz kalabilirler ve hatta ölebilirler. (Bilimsel makale için tıklayın.) Veterinerler bu bilgiye sahip olduklarından, kedilere asla Parasetamol kullanmazlar. Yenidoğan bebekler ve küçük çocuklar da tıpkı kediler gibi, Parasetamol'ü işleyip vücuttan atılmasını sağlayan "glucuronidation" (glukuronidasyon) adlı metabolik proses açısından son derece yetersizdir. Yetişkinliğe ulaştıkça bu proses tam olarak gelişmektedir. Dolayısıyla Parasetamol kullanımı yetişkinlere, çocuklarda olduğu kadar zarar vermemektedir. Ne yazık ki, içinde yaşadığımız küresel tuğyanda bebeklerin kedi kadar kıymeti olmadığından; veterinerler kedilere "zarar görürler" endişesiyle parasetamol vermezken, 1980'li yıllardan itibaren çocuk doktorları gönül rahatlığı ile doğumdan itibaren bebeklere Parasetamol vermektedir. Sorgulamayan, araştırmayan ve doktorlara körü körüne itaat eden anne babaların katkısıyla nesiller ifsad olmakta, nesiller hastalanmaktadır. Bunun önüne geçmede en büyük görev yine anne babalara düşmekte olup; bilgiye erişimin son derece kolay olduğu çağımızda, reçete edilen ilaçları çocuklarına kullanmadan önce anne babaların bu ilaçların yan etkileri üzerine araştırma yapıp, mümkün olduğunca doğal ve helâl tedavilere yönelmeleri sağlıklı nesiller için elzemdir.

Çocukluk Çağı Aşıları Tip 1 Diyabete Sebep Oluyor

7 ay önce 13 yaşındaki bir oğlan çocuğu. Spor faaliyetlerinde bulunuyor. Son derece sağlıklı. Rutin doktor kontrolüne gittiğinde idrarda kan şekeri ölçümü yapılıyor. Her şey normal. Aynı gün Difteri-Boğmaca-Tetanoz aşısı (Tdap) ve Menactra adlı menenjit aşısı vuruluyor.  Aşıdan 40 gün sonra 614 mg/dL kan şekeri ve 12.4 HbA1C değeri ile Diyabetik Ketoasidoz Komasına girerek ölümden dönüyor; ama ölene dek ilaç endüstrisinin ürettiği GDO'lu sentetik insülinlere muhtaç olacak şekilde Tip 1 diyabetli bir engelli hâline geliyor. Bu olayın "toksik aşıların" yan etkisi dışında başka bir açıklaması yok. Çünkü aşıyı olmadan birkaç dakika önce çocuğun idrarında kan şekerine bakılıyor ve normal seviyede çıkıyor. Aşıyı vurulduktan 40 gün sonra ise çocuğun son haftalardaki ortalama kan şekerini gösteren HbA1C değeri, normalde 5-6 olması gerekirken, 12 çıkıyor. Tıp sanayisine hizmet eden hemşire ve doktorların hiçbir açıklaması yok. Putları olan aşılara toz kondurmamak için kırk takla atıyorlar. Sadece DBT (Tdap) değil, MMR (Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık), çocuk felci, su çiçeği, mRNA ve bebekler-çocuklar için üretilen daha hangi toksik enjeksiyonlar var ise hepsi bu hastalığı ve daha fazlasını tetikleyebilir, çocuğunuzu öldürüp sakat bırakabilir. Bir modern (!) çağ hastalığı olan Tip 1 Diyabet vakalarının en azından %75'inin çocukluk çağı aşıları sebebiyle çıktığını ortaya koyan makale için buraya tıklayın. Bu makalede, çocuklara aşı yapmayan ABD'deki özel bir pediyatri kliniğinde 25 yıldır tek bir çocukta dahi Tip 1 Diyabet çıkmamış olmasından bahsediliyor. Ve yine aşılı çocuklarda Tip 1 Diyabet çıkma ihtimalinin hiç aşı olmayan çocuklara göre 4.7 kat daha fazla olduğu da yapılan geniş çaplı anketlere dayanarak tespit ediliyor.  Tesadüf mü? Elbette değil! AŞI YOKSA HASTALIK YOK! Yıllara göre bazı ülkelerde Tip 1 Diyabet oranları. 1960'lı yıllarda ve öncesinde Tip 1 Diyabet hastalığı diye bir şey neredeyse hiç yokken, sonrasında, yıllar geçtikçe, çocuklara uygulanan aşıların sayısı 6-7 taneden 50-60 taneye yükseldikçe, hastalık grafiğinin nasıl da yükseldiğine iyi dikkat edin. Günümüzde SMA'dan tutun da ismini sadece birkaç yıl öncesine kadar hiç duymadığımız türlü türlü hastalıkları duymaya başladığımıza da dikkat edin. "İnsanlardan öylesi vardır ki; dünya hayatına dair söyledikleri senin hoşuna gider/sözleriyle seni etkiler. O, kalbinde olanın (iyilik, güzellik, ıslah) olduğuna dair Allah’ı şahit tutar. Oysa o, düşmanın en beter olanıdır.  (Bir işin başına yönetici olduğunda ya da) yanınızdan ayrıldığında yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ekini ve nesli yok etmek için çalışır. (Oysa) Allah, bozgunculuğu sevmez." (2/Bakara: 204-205) Aşılardan sonra Tip 1 Diyabet teşhisi almış olan çocuğun annesiyle yapılmış 30 dakikalık röportaj: https://rumble.com/v36plwy-mother-of-child-who-got-type-i-diabetes-from-vaccine-injection-speaks-out.html https://rumble.com/v36plwy-mother-of-child-who-got-type-i-diabetes-from-vaccine-

SURİYE
Irak, 5 yıl önce Suriye’nin kuzeyindeki İdlib’de öldürülen IŞİD’in lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin eşi Esma Muhammed hakkında idam kararı verdi. Arap medyasına göre; Irak’ın başkenti Bağdat’taki Karkh Ceza Mahkemesi, öldürülen IŞİD lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin eşini, “IŞİD ile işbirliği yapmak”, “Kürt Ezidi kadın ve kız çocukları evinde alıkoymak” suçlamasıyla idama mahkum etti. Bağdadi’nin eşinin, Irak’ın kuzeyindeki Sincar bölgesinde IŞİD militanları tarafından kaçırılan Ezidileri alıkoyduğu iddia edildi. “Ümmü Hüdayfe” olarak da bilinen Esma Muhammed, Bağdadi ile birlikte Suriye’nin Rakka kentinde yaşıyordu. Bağdadi’nin Suriye’nin kuzeyindeki İdlib’de Amerikan askerleri tarafından düzenlenen operasyon sonucu, üzerindeki patlayıcı yeleği infilak ettirmiş ve ölmüştü. Esma Muhammed, baskının düzenlendiği sırada Bağdadi’nin yanında değildi. Sahte bir isimle Türkiye’de yaşayan ve 2018’te tutuklanan Esma Muhammed, şubat ayında Irak’a gönderildi. Irak’a gönderildiğinden bu yana cezaevinde tutulan Bağdadi hakkında idam kararı verildi. Ümmü Hüdayfe 1976 yılında muhafazakâr bir Iraklı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1999 yılında daha sonra Ebubekir el-Bağdadi takma adıyla tanınacak olan İbrahim Avad el-Bedri ile evlendi. Kaynak: Beyaz Minare

Beşşar Esed’in karısı Esma Esed öldü!

2 ay önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın eşi Esma Esad'a geçtiğimiz günlerde lösemi teşhisi konulmuştu. Esad'ın geberdiği öğrenildi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın eşi Esma Esad'a geçtiğimiz günlerde lösemi teşhisi konulmuştu. Esad'ın geberdi öğrenildi. Ateşi bol olsun Elhamdulillah. "Facir kimsenin ölümüyle beldeler, kullar, ağaçlar ve taşlar rahata kavuşur."

Rusya ve İran destekli Esed rejimi 2023 yılı boyunca sivilleri hedef alan 1232 saldırı düzenledi

7 ay önce Suriye Sivil Savunma Ajansı, Esed rejimi ve müttefikleri Rusya ile İran'ın 2023 yılı boyunca Suriye'nin kuzeybatısındaki okul, hastane ve kamu tesislerine 1232 saldırı düzenlediğini gösteren istatistikleri yayınladı. Ajansın 26 Aralık Salı günü yayınladığı verilere göre, 2023 yılında 397 sivil ev, yerinden edilmiş kişilerin kaldığı 16 kamp ve 24 okul hedef alındı. Ayrıca yıl içerisinde Suriye'nin kuzeybatısında 13'ten fazla halk pazarı bombalanırken, 6 tıbbi tesis ve hastane ile Suriye Sivil Savunma'ya (Beyaz Baretliler) ait 4 merkez de hedef alındı. İstatistiklere göre Esed rejimi ve müttefikleri İran ile Rusya'nın saldırılarında 12 cami ve 6 su istasyonu da hedef alındı. Sivil Savunma, istatistiklerin 1 Ocak-17 Aralık 2023 tarihleri arasında ekiplerinin müdahale ettiği saldırıları kapsadığını belirtti.

Rusya ve İran destekli Esed rejimi İdlib kent merkezinde sivil katliamı yaptı

7 ay önce Rusya ve İran tarafından desteklenen Esed rejimi güçleri Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kent merkezine bombardıman düzenledi.Yerel kaynakların aktardığı bilgilere göre İdlib kent merkezi Esed rejimi tarafından yüksek kalibreli toplarla bombalandı.Kent merkezindeki sivil yaşam alanlarının hedef alınması sonucu ilk belirlemelere göre 4 sivil hayatını kaybederken 20'den fazlası yaralandı.

TÜRKİYE
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eski ABD Başkanı Donald Trump'a yönelik miting sırasında düzenlenen suikast girişimini kınadı. Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "ABD'nin 45'inci Başkanı ve başkan adayı Sayın Donald Trump'a yönelik gerçekleştirilen suikast girişimini şiddetle kınıyorum. Sayın Trump'a, ailesine ve sevenlerine en içten geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. ABD seçimlerine ve küresel istikrara gölge düşmemesi için saldırıyla ilgili tahkikatın en etkili biçimde yapılacağına, faillerin ve azmettiricilerinin en kısa sürede adaletin huzuruna çıkarılacağına inanıyorum." ifadelerini kullandı: "ABD’nin 45’inci Başkanı ve Başkan Adayı Sayın Donald Trump’a yönelik gerçekleştirilen suikast girişimini şiddetle kınıyorum. Sayın Trump’a, ailesine ve sevenlerine en içten geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. ABD seçimlerine ve küresel istikrara gölge düşmemesi için saldırıyla ilgili tahkikatın en etkili biçimde yapılacağına, faillerin ve azmettiricilerinin en kısa sürede adaletin huzuruna çıkarılacağına inanıyorum. Türkiye olarak dost ve müttefik ABD halkının yanında olacağız." Kaynak: Beyaz Minare

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki gaz anlaşması 2030 sonuna kadar uzatıldı

2 ay önce Azerbaycan ile Türkiye, Azerbaycan’ın Şahdeniz 1 sahasından Türkiye’ye doğal gaz tedarikinin uzatılması konusunda anlaşma imzaladı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, BOTAŞ ile Azerbaycan Gaz Tedarik Şirketi (AGSC) arasında bu yıl sona erecek doğal gaz tedarik anlaşmasının 2030 sonuna kadar uzatılmasına ilişkin anlaşma imzalandığını belirtti. Azerbaycan Ekonomi Bakanı Mikail Cabbarov ile 14 Mayıs’ta İstanbul’da imzaladığı Doğal Gaz Alanında İş Birliği Anlaşması’nın altyapısını oluşturacak yeni adımlar attıklarını belirten Bayraktar açıklamasında, "BOTAŞ ve SOCAR arasında imzalanan dört anlaşma ile Azerbaycan gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Nahçıvan’a taşınacak, Türkmenistan gazı ülkemize ulaştırılacak. Anlaşmaların iki kardeş ülkeye hayırlı olmasını temenni ediyorum” ifadelerine yer verdi. SOCAR protestoları Azerbaycan devletine ait petrol şirketi SOCAR İsrail'in bir numaralı ham petrol tedarikçisi konumunda. Geçtiğimiz günlerde şirketin İstanbul Ayazağa'daki genel müdürlük binası önünde toplanan bir grup Filistin destekçisi, İsrail'in katliamlarına destek sağladığı gerekçesiyle şirketi protesto etmişti. Eylem sonrası gözaltına alınan aktivistler daha sonra çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

“İsrailli diplomatlar Türkiye’ye geri dönmeye başladı”

2 ay önce İsrailli diplomatların, 7 Ekim'deki çatışmaların başlangıcından bir süre sonra ayrıldıkları Türkiye'ye yeniden dönmeye başladıkları bildirildi. Middle East Eye'dan Ragıp Soylu'nun haberine göre, İsrail diplomatlarını Mayıs ayı başında yeniden Türkiye'ye göndermeye başladı. İsrailli kaynaklar Pazartesi günü Middle East Eye'a yaptıkları açıklamada, İsrail'in "güvenlik kaygılarıyla" Türkiye'den çektiği diplomatlarını altı ay sonra geri göndermeye başladığını ifade etti. MEE'ye konuşan İsrailli bir kaynak "İsrail, güvenlik endişeleri nedeniyle geri çağırdığı diplomatlarını kademeli olarak geri göndermeye çalışıyor." dedi. Bir Türk yetkili de İsrailli diplomatların görevlerine döndüklerini doğruladı. Türkiye geçtiğimiz günlerde İsrail ile ticareti tamamen askıya aldığını açıklamış, bu hamle ikili ilişkilerdeki gerilimi artırmıştı. İsrailli kaynak, Türkiye'nin İsrail'deki diplomatik temsilciliğinin seviyesinin 7 Ekim saldırısından bu yana düşürülmediğinin altını çizdi. Yani iki ülke diplomatik olarak birbirleri nezdinde halen büyükelçilik düzeyinde temsil ediliyor. Ancak büyükelçiler geri çağrılmış durumda. Türkiye'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliği ve Kudüs'teki konsolosluğu açık tutuluyordu. İsrail'in Türkiye'deki diplomatik misyonları ise kapalıydı. İsrailli kaynak, "ikili ilişkiler çok gergin olsa da olası riskleri göz önünde bulundurarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız. Bu nedenle diplomatların dönüşü kademeli ve temkinli olacak." ifadelerini kullandı.

Türkiye’de bir cezaevinde darp sonucu can veren Filistinli gencin ailesi adalet arıyor

3 ay önce İstanbul Maltepe L tipi Cezaevi'nde darp edildikten 5 gün sonra vefat eden Filistinli genç Nebil Hasan'ın (20) ailesi adaletin yerini bulması, sorumluların yargılanarak ceza almasını istiyor. Olay 29 Mayıs 2023 tarihinde Başakşehir ilçesinde uluslararası bir para transfer bürosunda yaşanan bir tartışma ile başladı. İddiaya göre, Filistinli bir genç uluslararası bir para transferi yapılabilen bir döviz bürosuna giderek adına gönderilen parayı çekmek istedi ancak yeteri kadar Türkçe bilmediği için kendisini ifade edemedi. Bunun üzerine arkadaşı Nebil Hasan'ı aradı. Söz konusu mekana yakın olduğu için kısa bir süre sonra bir arkadaşı ile birlikte gelen Nebil Hasan ve diğer arkadaşları, zorla bürodan çıkarıldı. Yaşanan olay sonrasında sivil polis olduğu belirlenen şahıs tarafından polis ekipleri çağrıldı ve sadece 3 Filistinli genç darp edilip gözaltına alındı. Sevk edildikleri savcılıkta da 31 Mayıs'ta tutuklanarak Maltepe Cezaevine gönderildiler. Cezaevine götürülen gençlerin üstleri çıkarıldıktan sonra Nebil Hasan soyunma odasına alınarak 10 dakika boyunca darp edildi. Yaşanan vakanın ardından Nebil Hasan tedavi için herhangi bir hastaneye de sevk edilmedi ve 5 gün sonra (5 Haziran) vefat etti. Ancak yaşanan olayla ilgili ve olaya müdahil olanlar hakkında bir soruşturma açılmadı. 20 yaşında ailesinin tek erkek çocuğu olan Nebil Hasan'ın vefatıyla sarsılan baba Eşref Nizar Hasan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve yetkili mercilere çağrıda bulunarak çocuğu için adalet talebinde bulundu. "Nebil, 10 yıl boyunca ben hapishanedeyken babasızlığı yaşamıştı" "Filistin direnişi için 10 yıl boyunca işgal rejimi zindanlarında kaldığını" belirten Hasan, "Fıkıh ve temel bilgiler öğretimi alanında öğretmenlik yaptım. Şafii fıkhı alanında Doçent ve doktora diplomam var. Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Mescid-i Aksa'da çalıştım. Güven, kardeşlik ve adalet bulabileceğim bir ülke aradım. Mescid-i Aksa'ya geldiklerinde Türkiyeli kardeşlerimizden bu güveni buldum. Onlardan iyi bir kardeşlik gördük. Bu beni Türkiye'ye gelmeye ve hatta çalışmalarımı tamamlamaya sevk etti. Aslında bir süre sonra Türkiyeli kardeşlerle komşu, ebeveyn, öğrenci ve profesör olarak iyi bir dönem yaşadık. Sonrasında ailemizi şok eden büyük bir olay başımıza geldi. Bir süreliğine öğretim görevi için ülke dışındayken neredeyse 20 yaşında olan oğlum Nebil, bir dava nedeniyle tutuklanınca şaşırdık. Nebil, 10 yıl boyunca ben hapishanedeyken babasızlığı yaşamış, babasını ziyaret etmek için hapishaneye adaletsizliği ve işgalin uygulamalarını kendi gözleriyle görmüş, annesiyle yalnız büyümüştü." dedi. "Kendisi yurtdışındayken bazı arkadaşları için 400 dolarlık bir ödemeyi almak için uluslararası para transferi yapan bir büroya gittiler ve orada bir tartışma yaşandı. Tartışma sonrasında Nebil ve arkadaşları tutuklandı. Polis olduğunu bilmeden sivil bir polisle tartışmışlar. Tutuklanıp hapse girdikleri ilk andan itibaren oğluma ve arkadaşlarına yönelik aşağılama, küfür ve onur kırıcı hareketlerde bulundular. Bu özelde herhangi bir Müslüman kişiyi ve genelde herhangi bir kişiye yapılmaması gereken muameleydi. Nebil tutuklandı ve ben bu tutuklama dosyasını ilk andan itibaren bu ülkede adaletin tecelli etmesini bekledim. Hakikatin yerini bulması için özellikle de 'biz muhacirlerin ve ensarın kardeşleriyiz' diyen Sayın Erdoğan'a sığındık. Haksızlıktan adalete, işgalden Osmanlı İmparatorluğu'na, onlarca yıldır destekçimiz olan kardeşlerimize geldik. Bize ailemizden daha yakın olduğunu düşündüğümüz ailemizin yanına geldik. Oğlumun tutuklandığını görünce şaşırdık. Birkaç gün sonra da Nebil'in öldüğü haberini aldık." diye konuştu. "Hapishanede çırılçıplak 10 dakika boyunca işkence edildi" Hasan, "Nebil İlaç kullanıyordu. Eğer bu ilacı almazsa, ağzından köpük gelmesine ve yere düşmesine neden olurdu. Hapishanede bu ilaç kendisine verilmedi. Bu bir istismar ve işkence biçimiydi. Tanıklar, Nebil'in tamamen soyularak bir odaya alındığını ve yaklaşık 10 dakika boyunca işkenceye maruz kaldığını söyledi. Arkadaşları ve diğer tanıklar Nebil'in çığlık seslerini ve hakaretlerini duyduklarını söylediler. Nebil içeri girdiğinde normal bir şekilde girdi ama çıktığında bitkin, yürüyemez haldeydi. Vücudu morluklar içerisinde kalmış, yapılan işkenceden dolayı yüzü şişmişti. İşkencede ve darbelerden birkaç gün sonra Nebil vefat etti. Otopsi, Nebil'in iç kanama geçirdiğini söylüyor. Bu kanamanın boşuna olmadığını biliyoruz. Bu olay, Nebil'in maruz kaldığı dayak ve işkence sonucu vefat ettiğini gösteriyor." şeklinde konuştu. "Bir cesede beraat verdiler" Nebil Hasan'ın vefatından hemen sonra hem kendisi hem de diğer 2 arkadaşı için beraat kararı verildiğini hatırlatan Hasan, "Garip olan şey Nebil'in ceset olmasıydı. Mahkeme Nebil'i öldükten sonra serbest bıraktı. Soru şu ki, Nebil neden ölmeden önce serbest bırakılmadı? Eğer dava yoksa, dosya neden bir anda kapatıldı? Avukat Gülden Sönmez'in çabalarını takdir ediyoruz. Bana söylediği gibi dosyayla ilgileniyor. Çünkü gerçeğe ulaşmak istiyor. Başından beri tespit ettiğimiz şey Nebil’in haksız yere öldürüldüğüdür. Sayın Erdoğan'a bir mektup gönderdik. Onu bir ağabeyimiz olarak görüyoruz. Doğru olanı yapması ve adaletten ayrılmaması için ondan isteğimiz bu olayın aydınlatılması, adaletin yerini bulmasıdır. Sayın Erdoğan'dan bir kardeş ve bir Müslüman olarak, İslam milletiyle savaşan acımasız düşmana karşı savaşan bir mücahit olarak, ailesinin dosyaymış gibi düşünmesini istiyorum. Bizler, üzerine yetiştirildiğimiz inanca göre müminlerin kardeş olduğunu biliyoruz. Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Arap veya acem arasında hiçbir fark yoktur. Türk, Filistinli veya Suriyeli arasında hiçbir fark yoktur. Hepimiz Adem'deniz Adem'den topraktandır. Bizi birleştiren şey insanlığımızdır. İnsanlık İslam'dan önce gelir." ifadelerini kullandı. Yaşanan olayın aydınlatılması, suçluların hak ettiği cezayı bulması için Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere Adalet Bakanı Yılmaz tunç ve diğer yetkililere çağrıda ulunan Hasan, son olarak şu ifadelere yer verdi: "Bu dosyanın sonunda Sayın Erdoğan'dan, adalet bakanından ve başsavcıdan isteğimiz adaletin yerini bulmasıdır. Türkiyeli kardeşlerimizin Türkiye halkının bizi kardeşleri olarak gördüğünü ve Filistin davasını her zaman desteklediklerini biliyoruz. Bu yaslı aileye adalet getirmelerini istiyoruz. Çünkü Nebil Hasan'ın ölümüyle evimizde bir şeyler yıkıldı. Tek istediğimiz bu meseleye sebep olanların yargılanmasıdır. Türkiyeli kardeşlerimizi, özellikle de Sayın Erdoğan'ı her zaman mazlumun hakkını savunun kişi olarak tanıyoruz. Hakkın yerini bulması için süreci hızlandırmalarını, bu dosyanın kapatılması için baskı yapılmamasını istiyoruz. Çünkü bu dosyada adalet yerini bulmaz, hakikat ortaya çıkmazsa Allah'ın, halkların, milletin ve dünyanın önünde belli olur. Türkiye halkı, Arap ve acem arasında ayırım yapmaz. İnsani bir meselede Müslüman ve gayrimüslim arasında ayırım yapmaz. Sayın Erdoğan'dan isteğimiz bu meseleyi çözüme kavuşturmasıdır."

YAŞAM
Cihat yanlısı hareketin en önde gelen isimlerinden, Batılı uzmanlarca "küresel cihat hareketinin babası" olarak adlandırılan Filistinli Abdullah Azzam gerek siyasi, gerek fikri, gerekse askeri açıdan yakın tarihte önemli bir yer işgal etmektedir. Gençliği ve ilk eğitimi Günümzde Filistin sınırları içerisinde kalan Sile el Harisiyye'de 1941 yılında doğan Abdullah Yusuf Azzam, çocukluğundan itibaren fikri yönüyle ön plana çıktı. İlk gençlik yıllarında, eğitim hayatı sürerken Müslüman Kardeşler'in Ürdün koluna katıldı. Azzam'ın Müslüman Kardeşler teşkilatı ile olan bağı ilerleyen yıllarda da sürdü ve Azzam hareketin Filistin yapılanmasının kurulmasında da rol oynadı. Azzam ve ailesi, 1967 savaşının ardından Filistin'i tamamen terk etmek zorunda kalarak Ürdün'e yerleşecekti. Şam yılları ve Filistin İlk düzey öğrenimini Filistin ve Ürdün'de sürdüren Abdullah Azzam, 1963 yılında Şam Üniversitesi'nda Şeriat Fakültesi'ne başladı. 1966 yılındaki mezuniyetine dek Azzam Şam'da Muhammed Edip Salih, Said Havva, Ramazan el Buti, Mervan Hadid gibi önemli isimlerle tanıştı. Mezuniyetinin ardından ülkesinde dönen Azzam, İsrail'e karşı paramiliter savaşa dahil olsa da, Filistin'de savaşı yürüten Filistin Kurtuluş Örgütü'nün ulusalcı ve Marksist yapısından uzak durdu. Müslüman Kardeşler'in Filistin'deki yapılanması içerisinde kalmayı ve bu oluşum içinde İsrail'e karşı savaşmayı tercih etti. Bu tutumu daha sonra Hamas'ın teşkilinde rol oynamasına sebep olacaktı. Abdullah Azzam ve babası Mısır ve Ezher eğitimi Azzam, bir süre sonra eğitimini sürdürmek üzere Mısır'a, el Ezher Üniversitesi'ne gitti. Burada Şeriat alanında yüksek lisans yapan Azzam tekrar Ürdün'e dönerek Amman Üniversitesi'nde akademisyenliğe devam etti. Akademisyenliğe 1971'de el Ezher'de devam eden Abdullah Yusuf, 1973 yılında Fıkıh Usulü dalında doktorasını tamamladı. Tekrar ülkesine dönmesine rağmen "radikal" görülen fikirleri nedeniyle burada kariyerine devam edemedi. O yıllarda Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır gibi birçok ülkeden sürülen eğitmen ve akademisyenleri kabul eden Suudi Arabistan'a giderek akademik hayatını 1979 yılına kadar burada sürdürdü. Cidde Kral Abdulaziz Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptığı esnada, burada öğrenciliğini sürdüren Usame bin Ladin ile tanıştı. Afganistan 1979 yılı, tüm İslam dünyası için olduğu gibi Abdullah Azzam için de bir dönüm noktası oldu. İran Devrimi, Afganistan savaşı, Kabe Baskını gibi olaylar, dünyada yeni bir devrin başladığını gösterir nitelikteydi. Özellikle Kabe Baskını'nın ardından Suudi Arabistan, "radikal" fikirleri bünyesinden uzaklaştırmaya hız verdi. Abdullah Azzam da, bu kapsamda üniversiteden uzaklaştırıldı. Bunun ardından Azzam, 25 Aralık 1979'da Sovyetler Birliği işgaliyle farklı bir boyuta evrilen Afganistan savaşını yakından takip etmek üzere Pakistan'a gitme kararı aldı. Bu esnada, "Müslümanların Topraklarının Müdafaası" isimli bir fetva kaleme alarak "işgalcilere karşı savaşın her Müslümana farz olduğunu" ifade etti. İlk olarak İslamabad Uluslararası İslami Üniversitesi'nde akademisyenliğe başlayan Azzam, daha sonra Afganistan'a daha yakın olma düşüncesiyle Peşaver'e geçti. Bu yıllarda Peşaver, Afganistan'da süren savaşın yankısının en net şekilde duyulduğu, "mücahit" güçlerin cephe gerisini oluşturan en önemli merkezdi. Abdullah Azzam, bu yıllardan sonra akademik hayatını bir kenara bırakarak, kendisini sadece Afganistan'daki savaşa adadı. Azzam artık bölgede Arap ağırlıklı yabancı savaşçıların sevk ve idaresini yürüten kişi olarak öne çıkacaktı. Mekteb el Hidamat İlk olarak, bölgeye akın eden yabancı savaşçıları yerleştirmek, finanse etmek, eğitmek ve idaresini sağlamak üzere Mekteb el Hidamat'ı teşkil etti. Mekteb el Hidamat, on binlerce yabancı savaşçının Afganistan'a gönderilmesi ve Afganistan savaşının maddi olarak desteklenmesinde rol oynadı. Usame bin Ladin'in 1981 yılında Azzam'a yardım etmek üzere bölgeye gelmesi, Mekteb el Hidamat'ın aktivitesini artırdı. Bin Ladin gerek finansal, gerekse lojistik açıdan Mekteb el Hidamat'a yardım etti. Afganistan'daki savaşın Sovyetler Birliği'nin yenilgisiyle sonuçlanmasında büyük bir rol oynayan Azzam, bu savaşla beraber artık tüm dünyada adını duyuran cihat yanlısı akımın önderi olarak görülmeye başlandı. Afganistan'a gelen yabancı savaşçıların organize edilmesi, bugüne kadar uzanan küresel çatışma ortamının da temelini teşkil etti. Ayrıca bu sırada Azzam, başta Filistin olmak üzere dünyanın geri kalanıyla da irtibatı sürdürdü. Filistin'de Hamas'a kurulma sürecinde ve sonrasında yardımda bulundu. Bu doğrultuda Hamas'ın Batı Şeria'daki silahlı kanadına "Şehid Abdullah Azzam Tugayları" ismini verecekti. Batı Şeria ve Gazze'deki birliklerin "Şehid İzzeddin el Kassa Tugayları" adı altında birleştirildiği 1990'lı yılların başlarına kadar bu isim korundu. Sovyetler Birliği'nin 15 Şubat 1989'da Afganistan'dan çekilmesi, 10 yıldır süren savaşın artık yeni bir döneme evrileceğinin işaretiydi. "Mücahit" gruplar sahayı domine etmiş, ülke büyük oranda onların eline geçmiş, Sovyetler Birliği yenilmişti. Bu durum aynı zamanda çoğunluğu Arap olan yabancı savaşçılar için de yeni bir yol, yeni bir ufuk çizmek demekti. Suikast Sovyetler Birliği'nin uzantısı olan rejimin devrilmesi için gün sayılırken ve yeni hedefler için tartışmalar sürerken, Afganistan'daki en üst düzey isimlerden olan Azzam'a yönelik bir suikast gerçekleştirildi. Abdullah Azzam, suikaste uğradığı günlerde, "mücahit" gruplar arasındaki ayrılığı sona erdirmek için çalışmalar yürütüyordu. Abdullah Azzam'ın bombalı saldırıya uğrayan aracı 24 Kasım 1989 günü, Peşaver'in batısında bir camide hutbe vermek üzere yolda olan Abdullah Azzam'ın arabası patlayıcıyla hedef alındı. Araçlarının patlamaya hedef olması sonucu Abdullah Yusuf Azzam ve iki oğlu yaşamını yitirdi. Azzam ve oğulları Peşaver'e defnedildi. Azzam suikastinin ardından Afganistan'da gerek yerel gruplar gerekse yabancı savaşçılar arasında ayrılıklar daha da derinleşti ve ülke bir iç savaşa sürüklendi. Azzam suikastı için herkes farklı bir odağı suçlasa da failler bulunamadı. Cenaze namazı esnasında Abdullah Azzam'ın naaşı taşınıyor Usame bin Ladin ve Eymen ez Zevahiri'ye yönelik suçlamalar ispatlanamadı ve ikilinin Azzam ile oldukça yakın olan ilişkileri nedeniyle bu iddia yalnızca bir söylenti olarak kaldı. Abdullah Azzam'ın, Afganistan'dan sonra hedefi Filistin olarak görmesi başta olmak üzere birçok sebepten ötürü, suikasttan ABD, İsrail ve Ürdün istihbaratları sorumlu tutuldu. Ancak olay bugüne dek aydınlatılamadı.

Yahudilere göre Mesih’in gelmesi için birçok alamet gerçekleşti

7 ay önce Dindar Yahudiler son yıllarda "ahir zaman" ve "Mesih'in gelişi" konusunda birçok alametin gerçekleştiği görüşünde. Yahudilerin kutsal kitaplarında yazıldığı ifade edilen birçok alametin son yıllarda gerçekleştiği öne sürülüyor. Jerusalem Post'ta yer verilen haberde söz konusu alametlerden üçüne değinildi. Bunlardan ilki, Yahudi inancına göre 2 bin yıldan bu yana İsrail'de ilk kez tamamen kızıl ve "lekesi olmayan" bir buzağının doğması. 2017 yılında doğduğu öne sürülen buzağının doğumu ve kurban edilmesi, Kudüs'te Yahudilerin kutsal saydığı "Üçüncü Tapınak"ın inşasına işaret olarak görülüyor. Tapınağın inşası sonrasında da Mesih'in geleceği düşünülüyor. Yahudilerin ikinci alameti ise Ölü Deniz'de (Lut Gölü) yaşamın ortaya çıkmaya başlaması. Aşırı derecede tuz içerdiği için yaşam bulunmayan Ölü Deniz'in derinliklerinde son yıllarda yaşam formları görülmeye başlandı. Daha önce yaşamın bulunmadığı bilinen gölde 2011 yılında yaşam formları keşfedilmişti. Son yıllarda ise Ölü Deniz'de balıkların ortaya çıkmaya başladığı ifade edildi. Yahudilerin inancına göre "ahir zaman"da Ölü Deniz'de yaşam ortaya çıkacağına inanılıyor. Üçüncü alamet, Yahudilerin "Ağlama Duvarı" olarak nitelediği Burak Duvarı içerisinden bir yılan çıkması. Bu olay da 2018 yılında gerçekleşti. Yahudilerin ibadet ettiği sırada duvar içerisinde bir yılan görüldü ve bölgedeki Yahudilerin korkmasına yol açtı. Dindar Yahudiler tüm bu alametlerin "ahir zaman"ın gelişini ve "Mesih'in ortaya çıkışını" işaret ettiği görüşünde.

Malcom X kimdir?

7 ay önce Malcolm X, ABD''de yaşadığı dönemde ırkçılıkla mücadelenin sembol isimleri arasında yer aldı. Asıl adı Malcolm Little olan Malcolm X, henüz 5 yaşıdayken babasını faili meçhul bir cinayete kurban verdi. Annesi ise bu olayın ardından akıl hastanesini kapatıldı. 21 yaşındayken hırsızlık suçlamasıyla hapse mahkum edilen Malcolm X, cezaevinden çıktıktan sonra Nation of İslam isimli harekete katıldı. Malcolm X adını Nation Of İslam isimli harekete katıldıktan sonra alan Little, Afrikalı atalarının soyadını temsil etmesi nedeniyle X soyadını kullanmaya başladı. Altı yaşındayken babası öldürüldü. On üç yaşına geldiğinde, annesi akıl hastanesine yerleştirildi ve kendisi koruyucu aileye verildi. Yaşamına bir süre bu şekilde devam etti. 1946 yılında (21 yaşındayken), hırsızlık ve hâneye tecavüz suçlarından hapishaneye girdi. Hapishanede, "İslam Ümmeti" (İngilizce: Nation of Islam) isimli siyahî harekete katıldı. 1952 yılında şartlı tahliye edildi. Tahliye edildikten sonra kısa zamanda hareketin liderlerinden biri hâline geldi. Bu hareketin en meşhur siması olduğu yaklaşık 12 yıl içinde, siyâhî üstünlüğüne inandığı İslam Milleti öğretileri doğrultusunda, siyah ile beyaz Amerikalılar''ın ayrılması gerektiğini savundu ve sivil haklar hareketinin ırksal bütünleşme vurgularına karşı alaycı tavırlar sergiledi.

NAMAZ VAKİTLERİ
İMSAK 04:21
GÜNEŞ 05:51
ÖĞLE 13:11
İKİNDİ 17:09
AKŞAM 20:31
YATSI 22:00
BU HAFTANIN FETVASI
Günümüz Yöneticilerin Durumu

SORU Selamun aleykum hocam, Allah ilminizi arttırsın. Bu zamanlarda çıkan yeni bir konu ile karşı karşıyayız ve bu konuda çoğu ilim ehli insanlar, görüş ve fetvanın peşinden gidiyor ve onlara tabi olanlarda ve bu konuda bende arayıştayım bu konuda ayet ve hadis ışığında delilleri ile bizi aydınlatır mısınız? Sorum şu olacak malum ülkemizde geriye dönük 12 yıla bakacak olursak şuan ki, yönetim için bazıları Abdülaziz bin baz, İbni Useymin, Albani ve Ebu Basir Tartusi’yi delil getirerek küfür sözü söylese de, Allah’ın kanunları dışında beşeri yasalar çıkartsa da ehveni şer dediğimiz olay ile ve müslümanların yolunu açıp bir takım yerlere gidilmesi için yolları kapatmaması, hatta gizliden onlara yardım etmesi yani Suriye’deki ve genelde Müslümanlara yardım etmesi Myanmar’daki, Filistin’deki, Afrika’daki insanlara yardım etmesi erzak göndermesi ve daha başka yardımlar etmesini delil getirerek ve buna zülmü kaldırmak, adaleti getirmek Müslümanları korumak adı altında tevili de dillerine dolayıp devlet başkanlarını ve cumhurbaşkanlarını, eğer bunlar baştan düşerse Müslümanların son kalesi olan Türkiye düşerse ümmet yıkılır ve daha kötüye gideriz mantığıyla tekfir etmiyorlar. Bize bunu delilleriyle ve kaç âlim tekfir ediyor sayısı isimlerini yazarsanız seviniriz. Allah ilminizi arttırsın. CEVAP Aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatuhû. Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salât ve selam efendimiz Rasûlullah’a, ehli beytine, ashabına ve yolunu takip eden mü’minlere olsun. Rabbim bizlere basiret versin, hakkı hak olarak görüp tabi olmayı, batılıda batıl görüp ondan uzaklaşmayı cümlemize nasip ve müyesser etsin. Muhterem kardeşim sana kısaca şuan Allah’ın yardımıyla küfür kanunlarıyla hükmeden devlet yöneticilerinin küfürlerini anlatacağım. Ardından tekfir edilmemeleri iddiasının şüphelerini gidermeye çalışacağım. Günümüzün Demokrasiyle hükmeden devlet yöneticileri sadece bir kapıdan değil onlarca kapıdan küfre girmektedirler: Doğu ve batı tağutlarını ve tağuti sistemleri redetmiyorlar, onları inkar etmiyorlar ve beraatlerini açığa vurmuyorlar. Bilakis onları, kalplerini bilmiyoruz ama dilleriyle övüp yüceltiyorlar ve saygılarını ifade ediyorlar. Ne arap tağutlarını, ne doğu tağutlarını, ne batı tağutlarını nede yerel tağutları red etmiyorlar. Bilakis onlarla oturup sevgi ve saygı çerçevesinde antlaşmalara varıyorlar, birbirlerine destek veriyorlar, medya önünde dostluklarını pekiştirici pozlar veriyorlar. Bir insanın Müslüman olabilmesi için sadece Allah’a iman etmesi yetmez. Allah’ın dışında ibadet edilen, ilahlaştırılan tağutlarıda red etmesi gerekmektedir. Lailahe illallah sözünün iki rüknü vardır. Allah’a iman etmek ve tağutları yani sahte ilahları reddetmek. Allah’ın diniyle, kanun, şiar ve değerleriyle alay etmek veya hafife almak. Belki bu saydığın devlet yöneticileri alay etmiyorlar ama alay eden, dalga geçen, hakaret eden kuruluşlara, medyayı oluşturan televizyon, radyo, dergi, gazete, kitap, internet ve tiyatro gibi vasıtalara izin ve ruhsat verilmekte, hatta korunmaktadır. Allah’ın dinini hafife alan bir kuruluşa eliyle münkeri değiştirmek isteyen Müslüman, bu ülkede cezalandırılmaktadır. Sahabeleri hafife alan kişiler hakkında Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, O'nun âyetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.” (Tevbe, 65-66) Bu ülkede var olan açık küfürlerden biri, İslam dininden irtidat etmek, din değiştirmek, haça, şeytana ve her türlü nesneye tapmak veya tamamıyla inkar etmek ateist olmak serbesttir. Vatandaşların özgürlükleri vardır, kimse karışamaz, karışanlar devlet kanunlarıyla cezalandırılmaktadır. Kâfirleri dost edinmeleri, onların küfür düzenlerinin ve otoritelerinin gerçekleşmesi için yardım etmeleri, imkan sunmaları ve müslümanlara olan savaşlarında destek vermeleri. ABD’nin Türkiye’de üs kurması, İslam’a ve müslümanlara savaşlarında Türkiye’den yardım aldığı, Natoya bağlı olması sebebiyle Afganistan’da ABD ile beraber asker bulundurması ve birçok siyasi askeri ekonomik ve kültürel yardımlaşmaların olduğu kör olmayanlara malum olan bir durumdur. Müslümanlara karşı PYD’ye ve Peşmergelere destek verdiği herkesin malumudur. Dostluk içinde oldukları ABD, İsrail ve yüzlerce küfür devletlerinin elemanlarının ve maslahatlarının korunduğu herkese ayan beyan olan şeylerdir. Yakalanan mücahitlerin hapse atılması, yabancı mücahitlerin ülkelerine teslim edilmeleri, anıt kabire gidip saygı duruşunda bulunmaları, övücü sözler söylemeleri, Alevilerle kardeşlik mesajlarının verilmesi yakın uzak herkesin bildiği bir gerçeklerdir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide, 51) Demokrasinin İslam şeriatı yerine kabul edilmesi ve tatbik edilmesi, uymayanların cezalandırılması. Demokrasi ve laikliğin teminatı olduklarını beyan etmeleri… Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 85) Koymuş oldukları kanunlarla kendilerini Rabbül Alemin seviyesine çıkarmaları. Kanun koyma, teşri yapma sebebiyle kendilerini ilahlaştırmaları. Şuan bu düzende maalesef Allah’u Teâlâ’nın ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in talimatları, kanunları bir şey ifade etmiyor. Mahalle muhtarı haşa Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den daha yetkilidir. Ama kendilerinin kanunları her şeyin üstündedir. Allah-u Teâlâ müşrikleri bahsederken ahirette şu sözü söyleyeceklerini beyan ediyor: “Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (Şuara, 97-98) Müşrikler sahte ilahlarına bu sözleri söylerken yaratmada, rızık vermede, diriltmede eşit tutardık kastetmiyorlar, onların kasıtları itaatte, yasamada, sevgi ve korkuda Allah’a eşit tutardık diye kastediyorlar. Kanun koymaları, yasamada bulunmaları, hakimiyet hakkını kendilerine ve millet vekillerine vermeleri. Bunların düzenlerinde “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Bizim dinimizdede “Egemenlik (kayıtsız ve şartsız) Allah’ındır.” (Yusuf, 40) Kanun koymak ilahlık taslamak demektir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?” (Şura, 21) Allah’ın haram kıldığı şeyleri, helal kılan müşriklere itaatin şirk olacağı ayetle sabittir: “Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” (En’am, 121) Var olan, konmuş küfür kanunlarıyla hükmetmeleri. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 44) Küfür törenlerine katılıp, küfrü ve kâfirleri övmeleri, hergün küfür gerektiren onlarca söz ve eylemde bulunmalarına şahit olmaktayız. Tabi bu küfür söz ve eylemler bir iki kere veya bir iki günlük meseleler değil senelerce devam eden ve bunlar için mücadele edinilen meselelerdir. İşte bu vasıflardaki devlet yöneticilerinin kâfir olduklarına inanıyoruz. Rabbani cihadi âlimlerimiz bu vasıflarda olan devlet yöneticilerini tekfir ederler. Tekfir etmeyenler büyük bir yanlış içindedirler. Bunlar hakkında tekfir manilerini işletirsek, elle tutulur bir mani yoktur. İkrah dersek bu yöneticiler ikrah altında değiller. Bu makama isteyerek, gönüllü gelmişler, hatta gelmek için senelerce her şeylerini feda ederek ve mücadele ederek gelmişler. Bu makamı bırakmak isterlerse, seve seve tağutlar istifalarını kabul ederler. Hata (kasıtsızlık) dersen bir kerelik bir anlık olan şeyler değil bir dil sürçmesi meselesi değildir. Cehalet dersen, bu kimseler cahil değiller. Yeni İslam’a girmiş veya dağ başında yaşayan veya ilimden ve ulemadan uzak diyarlarda yaşıyorlar denmez, bilakis onlara hakkı beyan eden Müslümanları hapsediyorlar ve onlara karşı mücadele veriyorlar. Hakka ulaşma imkanları kısıtlı değildir. Kasten öğrenmiyorlar veya öğrendikleri halde yüz çeviriyorlar. Tevil dersen haydi bir meselede yırttılar ikincisini, üçüncüsünü… onlarcasını nasıl yırtacaklar. Tevilinde bir usulü bir üslubu ve kabul edilecek yönü vardır. Tamamıyla sonuna kadar tevil kapıları açık veya kırık değildir. Maslahat meselesine gelince, Şeyh Ebu Muhammed Elmakdisi’nin (Rabbim esaretini çözsün) güzel sözleri var diyor ki: Bu yöneticilere sorarız: Dinin ve Müslümanların maslahatlarını en bilen kimdir? Eğer “Biz biliyoruz” derlerse, deriz ki: “Biz sizin taptıklarınıza tapmayız. Sizde bizim taktıklarımıza tapmıyorsunuz. Sizin dininiz sizin, bizim dinimizde bizimdir.” Çünkü Allah-u Teâlâ kuranı kerimde hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Bizleri başıboş yaratmamıştır. Eğer maslahatı en iyi bilen Allah-u Teâlâ’dır derlerse deriz ki: Allah-u Teâlâ en büyük maslahatı tevhidi ve dini koruma olarak beyan emretmemiş midir? Allah-u Teâlâ şirki reddetmek ve Allah’ı birlemek için insanları yaratmış, kitaplar indirmiş, Rasûller göndermiş, cihadı farz kılmış ve Tevhid uğruna öldürülmeyi en şerefli makam kılmamış mıdır? Dinin maslahatını insanların maslahatı önünde gördüğü için cihadı farz kılmıştır. Cihadta evler, binalar yıkılır, en değerli insanlar öldürülür, kadınlar dul çocukları yetim bırakılır, en değerli mallar uğruna harcanır. İnsanların dünya maslahatları din maslahatının önüne geçmiş olsaydı cihad farz kılınmazdı. Ehli Sünnet menhecinde, hiçbir âlim kişiyi küfürden engelleyen dört maniden başka mani getirmemişlerdir. Yukarıda bahsettiğim gibi, mükellef için küfre engel olan ya muteber bir ikrah veya muteber bir cehalet veya muteber bir tevil veya kasıtsız bir hatadan başka engel yoktur. Hiçbir âlim, Müslümanlara hizmet etmek veya faydalı işler yapmak veya yardıma muhtaç Müslümanlara yardım etmek veya namaz kılmak veya eşinin sözde başörtülü olması tekfirin önünde mani olabilir dememişlerdir. Dünya genelinde kendisini İslam’a nisbet eden her bir tağutun bazı İslami, faydalı ve güzel amelleri vardır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in amcası Ebutalib, İslamın hak bir din olduğunu biliyordu. Efendimize ve Müslümanlara çok büyük faydaları olmuştu. Sahabenin çektikleri sıkıntıları oda çekti. Üç sene boyunca ambargoya oda tabi tutuldu. Ölmeden önce Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “Vallahi kavmim beni utandırmayacaklarından emin olsaydım seni sevindirecek sözü (şehadet kelimesi) söylerdim” demişti ama küfürden kurtulamadı. Bizler, günümüzün tağutlarının yapmış oldukları iyilikleri bahsederken yaptıkları tahribatlarıda bir bir saymalıyız. Bu tağutlar İslam adına geldiler ama İslam’ı tavizleriyle, tahrifleriyle baltaladılar. Samimi duygu ve çalışmalarıyla yıkılmaya yüz tutmuş küfür düzenini güçlendirdikçe güçlendirdiler. Müslümanlara vela ve bera diye bir şey bırakmadılar. Demokrat İslam diye bir din uydurup yaydılar. Küfrü her geçen gün güneş gibi görünmeye başlamış olan Suud rejiminin müftülüğünü yapmış, ABD kuvvetlerinin mübarek olan Hicaz topraklarına girme fetvası vermiş, ABD’li askerlere saldırmış mücahitlerin idamına onay vermiş İbni Baz’dan, devlete yakınlığı bilinen İbni Useymin’den, İman küfür konularında irca fikri taşıyan Elbani’den tağutların hükmü sorulmaz, çünkü bu konuda onlardan sağlıklı bir cevap gelmez. Ama başka İslami konularda şüphesiz engin olan ilimlerinden faydalanabiliriz. Şeyh Ebu Basir’in ağzından işitmedim ama gerçekten eğer bu yöneticileri tekfir etmiyorsa, bana göre kitapları ve bu konudaki tutumu çelişki arz eder. Ama ben ne ağzından nede yazılarından tekfir edilmeyeceklerine dair bir şey görmedim. Hangi âlimler tekfir ediyor? sorusuna şunu söyleyebilirim: Güvendiğimiz selefi, cihadi bütün âlimlerin kitaplarından yukarıda saydığım küfür sıfatlarını taşıyan devlet yöneticilerini tekfir ettikleri rahatlıkla görülebilir. Şu bir gerçektir neredeyse akidede yazılmış hiçbir kitapta isimlerle “falan tağut, filan tağut kâfirdir” diye yazmazlar. Yazılarından kimler kastedildiği rahatlıkla anlaşılır. Bu âlimlerin her birisine rahatlıkla ulaşamıyoruz. Çoğu cihad meydanlarında ve hapishanelerdedirler. Bir kısmı şehit düşmüştür. Rabbim şehadetlerini kabul etsin. O sebeple teker teker isim sayamam. Tağutların tekfir meselelerini daha iyi anlamak istersen Şeyh Ebu Muhammed Elmakdisi, Ebu Katade, Abdülkadir Bin Abdulaziz, Ebubasir, Ali Elhudeyr, Nasır Elfehd, Ahmed Elhalidi, Süleyman Nasır Ulvan, Ebu Yahya, Atiyyetullah, Şeyh İsa ve daha nicelerinin kitap ve sesli derslerine bakabilirsin. Rabbim şehitlerini kabul etsin, esir olanları kurtarsın. Onları muhafaza etsin. Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir. Musa Ebu Cafer

BU HAFTANIN MAKALESİ
Asrın Projesi

"Asrın projesi", İslam'ı devletsiz yaşatma projesidir. Kafirler biliyorlar ki her devirde muhakkak İslam'ı yaşayacak birileri var olacaktır. Fakat İslam'ı yaşayacak birilerinin var olması, onları tedirgin etmiyor. Onları tedirgin eden şey, müslümanların Kur'an anayasası ile kurulmuş bir İslam devletinin varlığı ile, İslamlarını - dinlerini yaşama arzudur. Ve İslam düşmanları biliyorlar ki, müslümanların Kuran'a dayalı kurulmuş bir İslam Devleti ile dinlerini yaşama arzusunun gerçekleşebilmesinin tek hakikati de kendilerine karşı yürütülecek olan cihattır. İşte kâfirlerin kurguladıkları asrın projesinin altında yatan gerçek. CİHADSIZ İSLAM….! Çünkü, cihattan ve cihadın hedefi olan Kur'an ve Sünnete dayalı bir İslam devleti kurmaktan soyutlanmış. Ve kendi yönetimleri içerisinde yaşatılacak. Ve Ümmetin büyük bir çoğunluğu tarafından kabul görmüş bu İslam, kendileri için en tehli̇kesi̇z İslam'dır. Öyleyse ey Müslüman! Nerede olursan ol, hangi konumda bulunuyorsan bulun, daveti̇n - tebli̇ği̇n - çaban - gayreti̇n İslam ümmeti̇ni̇ Kur'an ve sünnete dayalı İslam devleti̇ni̇ kurmak amacıyla ümmeti̇ ci̇hada teşvi̇k üzere olsun. Çünkü asrın projesi̇ olan İslam'ı devletsi̇z yaşatma projesini bozmanın tek çözümü de ümmetin tekrar cihat projesi içerisinde yer almasıdır. Ve şimdi Kuran'ın şu emrine kulak verelim. "Ey peygamber! Onları cihada teşvik et!"(Enfal:65) Neden Cihat…! Çünkü küfrün Zulmünden, İslâm devleti̇ ile İslam'ın adaleti̇ne geçi̇ş yapabi̇lmeni̇n tek şartı ci̇hattır. Ve bu cihadı müslümanlara zorunlu kılan şey. Kâfirlerin zulüm maskelerini ortaya çıkaracak olan İslam devleti̇ne ve onda tezahür edecek İslam adaleti̇ne tahammül edemeyişleridir. Öyleyse farz - ayn olan ci̇hattan soyutlanmış bi̇r İslam, peygamberleri̇n mi̇rasına yapılmış bi̇r i̇hanetti̇r. Ebu Zer

...
Ne İçin ve Nasıl Cihad Ediyoruz?

Abdullah el Muhaciri (Kuteybe Türki) | 36 sayfa | PDF’yi Aç & İndir